Zaman zaman insan nasıl iradesine uzun bir süre sahip çıkar, veya bu aynı insan nasıl olur da zaman zaman bir saniye olsun isteklerini bastıramaz, iradesi nasıl olur da yenik düşer?
Hayır konu basit bir cheesecake koması gibi göründü ilk başta ama hayatın her alanında bu böyle değil mi?
Günlerce çalıştığın ve bunu sorgulamadığın zamanlardan çıkıp gelen sen, nasıl olur da artık iki saat bir işin başında oturamazsın? Ya da bir daha asla bununla konuşmuycam dediğin ve o anda silip attığın insanlar hala silikken, onların milyon katını çektirenlere neden bir gün olsun bile kırılamazsın?
Hayır ben mi değiştim, devir mi değişti, yoksa aslında hiçbişey değişmedi de bunların hepsi bir ilüzyon mu, anlamadım.
Ama sonuç olarak, bugün cheesecake yedim, hem de bir tane öğlen, bir tane de akşam. Pişman mıyım? Çok.. ama bir daha yapar mıyım? net.
p.
15 Aralık 2009 Salı
13 Aralık 2009 Pazar
Laylolaylololaylolaylolay
Bugün çok acayip kafalar yaşıyorum, her telden çalıyorum.
Kütüphane de Dünyanın en sıkıcı işiyle uğraşırken (Guess what she did'in term paperı) Un Amor, dinliyorum, sonra dün geceyi düşünüp kızıyorum düşüncesiz insanlara, sonra dün geceyi bir daha düşünüp suratımda mal bir gülümsemeyle karşımdaki sütuna bakakalıyorum. Günlük Cycle'ım böyle. Sonra dışarı çıkıp bir sigara yakıyorum. Üşüyorum bir yandan, arkamı dönüp e'yle geyik yapıyorum, sonra tekrar term paper.
Ve gün böyle bitiyor, hala mesaj gelmemiş, hala term paper bitmemiş, hala kızgınlık bitmemiş, kalp atışları yavaşlamamış, Un Amor dinlemek son bulmamış, sigara paketi bitmemiş, havalar ısınmamış, geyikler tükenmemiş. Hep sayıyorum yerimde.
Bari bunlardan bir tanesi tersine dönse. Pehh..
p.
Kütüphane de Dünyanın en sıkıcı işiyle uğraşırken (Guess what she did'in term paperı) Un Amor, dinliyorum, sonra dün geceyi düşünüp kızıyorum düşüncesiz insanlara, sonra dün geceyi bir daha düşünüp suratımda mal bir gülümsemeyle karşımdaki sütuna bakakalıyorum. Günlük Cycle'ım böyle. Sonra dışarı çıkıp bir sigara yakıyorum. Üşüyorum bir yandan, arkamı dönüp e'yle geyik yapıyorum, sonra tekrar term paper.
Ve gün böyle bitiyor, hala mesaj gelmemiş, hala term paper bitmemiş, hala kızgınlık bitmemiş, kalp atışları yavaşlamamış, Un Amor dinlemek son bulmamış, sigara paketi bitmemiş, havalar ısınmamış, geyikler tükenmemiş. Hep sayıyorum yerimde.
Bari bunlardan bir tanesi tersine dönse. Pehh..
p.
12 Aralık 2009 Cumartesi
bir sana bir de bana
Keşke şimdi bulutların üstünden bıraksam kendimi…
Böylesi daha kolay, daha umut verici, daha umarsız! Daha olmak isteyip de olamadığım gibi. Geçmişe dair düşüncelerden kurtarsın zaman beni. Çözülemeyenlerle nereye kadar çünkü ama aynı zamanda nereye kadar zamandan ummak medeti? Aşk çok kırılgan ve ben bir o kadar kırgın. Susamadıkça daha çok kırılmaya mahkum ve sustukça o kadar acıtan. Halbuki olmamış gibi devam etmek ne kadar kolay ve ne kadar da saçma kendini hep kandırmak.
e.
gerilim
Tüm sesli harfleri silmek suretiyle yıllık yazılarıma tecavüz ettim, maksat kimse kırılmasın sonuçta benim yıllık sayfam okunmasa da olur... Bu ne biçim bi zihniyet?
e.
e.
1 Aralık 2009 Salı
penceremizi bile almışlar
Evet, ağladık bu akşam bolca, etrafımıza baktık, aradığımız o küçük pencere yoktu, kocaman balkon kapıları vardı, içeri güneş giriyordu, evin bir tarafı kış bir tarafı yaz değildi, hep sıcaktı, yerler düzdü, iniş çıkış yaşamıyordun her evde gezinişinde, odalar vardı, birinden çıkıp diğerine girme özgürlüğü tanıyan.. Ama eksikti... Hem de o kadar eksikti ki..
Almışlar herşeyimizi, sehpamızdaki okey taşlarını, yerlerdeki topuk deliklerimizi, ocaktaki yağ lekelerimizi, sofadaki miskinliğimizi, ağalyışlarımızı, kahkalarımızı, sessizliğimizi, en kötüsü.. penceremizi bile almışlar.... Penceremiz özlemiştir bizi, almışlar ama onu..
p.
Almışlar herşeyimizi, sehpamızdaki okey taşlarını, yerlerdeki topuk deliklerimizi, ocaktaki yağ lekelerimizi, sofadaki miskinliğimizi, ağalyışlarımızı, kahkalarımızı, sessizliğimizi, en kötüsü.. penceremizi bile almışlar.... Penceremiz özlemiştir bizi, almışlar ama onu..
p.
Halbuki sehpa bize kendi gelmişti
Bir daha asla geri dönemeyeceğin bir zamanı, bir yeri ve bir evi özlemek çok zor! Öyle zor ki, hiç ummadığın bir anda ummadığın bir yerden gelip de karşına dikilince hatıralar, nasıl da onları unutmamış olduğuna şaşırıyor insan.
Mesela;
Ben bir gün keşke sehpamız olsa demiştim Pınar'a. Çünkü, güzel bir kahve sehpası çok yakışırdı mavi sofanın karşısına. E bide bıkmıştık kahve, çay bardaklarını yere koymaktan ve ani kalkışlarla yerdeki o fincanları dökmekten. Sonuç olarak ben istemiştim o sehpayı ama sadece istemiştim. Ertesi gün uyanıp da evin kapısını açınca ne görelim? Sehpa! Orada, öylece, nereden geldiği bilinmez (ki nereden geldiğini de asla sorgulamayarak) duruyordu. Sonuçta o sehpa bize gelmişti. Ben istemiştim. O da gelmişti.
Şimdi sehpa başkalarının sehpası tabiki de. Ama onlar o sehpa hep oradaydı zannediyorlar. Halbuki değildi, ve o ev hep orada öylece boş değildi. Bir zamanlar başka insanların, başka kahkahaları ve hüzünleriydi orası.
Meğer eşyalar ne kadar da anlamlıymış.
Şimdi bir yabancı gibi o eve ve o eşyalara bakmak ne de garip...
e.
Mesela;
Ben bir gün keşke sehpamız olsa demiştim Pınar'a. Çünkü, güzel bir kahve sehpası çok yakışırdı mavi sofanın karşısına. E bide bıkmıştık kahve, çay bardaklarını yere koymaktan ve ani kalkışlarla yerdeki o fincanları dökmekten. Sonuç olarak ben istemiştim o sehpayı ama sadece istemiştim. Ertesi gün uyanıp da evin kapısını açınca ne görelim? Sehpa! Orada, öylece, nereden geldiği bilinmez (ki nereden geldiğini de asla sorgulamayarak) duruyordu. Sonuçta o sehpa bize gelmişti. Ben istemiştim. O da gelmişti.
Şimdi sehpa başkalarının sehpası tabiki de. Ama onlar o sehpa hep oradaydı zannediyorlar. Halbuki değildi, ve o ev hep orada öylece boş değildi. Bir zamanlar başka insanların, başka kahkahaları ve hüzünleriydi orası.
Meğer eşyalar ne kadar da anlamlıymış.
Şimdi bir yabancı gibi o eve ve o eşyalara bakmak ne de garip...
e.
22 Kasım 2009 Pazar
yazamadım ben onu
Blog yazılarını bile bir paragraftan uzun yazamayan birinden 3 SOP, 2 research paper üstüne bilimum yıllık yazısı beklenmesi çok fena. İçime kapanıcam yemin ediyorum!
e.
e.
Create a playlist?
Kendime bir liste yaptım iyi gelmedi. Dinleye dinleye fenalardayım. Zaten çoğumuzu bu listeler mahvetti ben söyliyim. Hayatımızı fon müziği eşliğinde kuruyoruz, kurcalıyoruz ama bir yere varamıyoruz.
e.
e.
21 Kasım 2009 Cumartesi
Ayıp etmek
Pınar'ın benimle twitter açmak istemediğini daha önce söylemiş miydim?
Zaten beni İkea'ya da götürmemişti...
e.
Zaten beni İkea'ya da götürmemişti...
e.
Gene
Gene aynı şarkıyı dinler oldum. Gene aynı düşünceler beynimde. Gene O aynı şeyleri söylüyor ve ben gene aynı filmin içinde buluyorum kendimi. Kendi hayatıma uzaktan bakıyor gibiyim gene insiyatif alamıyorum. Niye insiyatifler onunla kayboluyor bilmiyorum ama gene de kendimi hiçbir şeye bırakamıyorum. Belki de bırakmak gereklidir bilmiyorum ama ben gene her şeyi sadece zamana bırakıyorum.
e.
e.
londranın taşı toprağı altınmış
Birşeyleri başarmakla başaramamak, olmakla olamamak arası bir yerdeyim. Ben şimdi şu bilgisayarımı kapatsam, çıksam dışarı, güpgüzel bir Ankara sonbaharının tadını çıkarsam acaba kaderim beni kendi kendine bulur mu?
e.
e.
16 Kasım 2009 Pazartesi
Yolda
Yeni bir grup öğrenmenin heyecanını yaşıyorum! Hem de tam istediğim tadı veren, ihtiyacım olan hisleri taşıtan, alıp beni yollara götüren bir grup :Yolda!
Böyle yatıyorum yatağıma, kapatıyorum gözlerimi, bir iki şarkı dinliyorum, Eski Resim başta olmak üzere tabi... Kendimi bir arabanın yolcu koltuğundan kafamı uzatmış rüzgarı hissederken hayal ediyorum, şoför koltuğunda sevdiğim, arka koltukta da sevdiklerim, kimi uyuyor, kimi bişeyler yiyor, ama kimse konuşmuyor, müziğin, "Yolda"nın huzuru var herkeste, sonra gözlerimi açıp, gücümü yerleştirmiş olmanın mutluluğuyla içeri gidiyorum.
İyi geldi bana bu grup. Bu iyiliklerini unutmam sanırım, yok yok, unutmam bence..
p.
Böyle yatıyorum yatağıma, kapatıyorum gözlerimi, bir iki şarkı dinliyorum, Eski Resim başta olmak üzere tabi... Kendimi bir arabanın yolcu koltuğundan kafamı uzatmış rüzgarı hissederken hayal ediyorum, şoför koltuğunda sevdiğim, arka koltukta da sevdiklerim, kimi uyuyor, kimi bişeyler yiyor, ama kimse konuşmuyor, müziğin, "Yolda"nın huzuru var herkeste, sonra gözlerimi açıp, gücümü yerleştirmiş olmanın mutluluğuyla içeri gidiyorum.
İyi geldi bana bu grup. Bu iyiliklerini unutmam sanırım, yok yok, unutmam bence..
p.
15 Kasım 2009 Pazar
Akla Gelmeyen
Hayatımın değişeceği bariz. Ama bu değişim ne boyutlarda, ne alanlarda olur, artık onu kestiremiyorum.
Güvendiğim, dayandığım her şey artık bana dayanıyor. Ben dayanabilir miyim peki, bilemiyorum.
Çözme ümidiyle giriştiğim her işin sonucunda farkediyorum ki, karışıklık çok eskilere, çok derinlere dayalıymış, aslında başlarkenki çözme niyetim yanlışmış, bana düşmezmiş.
Bana düşen, çözmek, ama benim çözebileceğim şeyleri değil.
Korkuyorum, hayatımın altını üstüne getiren sahnelerin bunlar olmasından. Belki altı üstünden daha iyidir diyorum, iyi midir diyorum, onu da diyemiyorum... susuyorum..
Alın götürün beni, düşüncelerimi, çabalarımı, yakınımı, uzağımı, geleceğimi, bugünümü...
Duymak, görmek, acımak, acıtılmak istemiyorum.
Güvendiğim tek şey, nolur sen de gitme, bitme.
p...
Güvendiğim, dayandığım her şey artık bana dayanıyor. Ben dayanabilir miyim peki, bilemiyorum.
Çözme ümidiyle giriştiğim her işin sonucunda farkediyorum ki, karışıklık çok eskilere, çok derinlere dayalıymış, aslında başlarkenki çözme niyetim yanlışmış, bana düşmezmiş.
Bana düşen, çözmek, ama benim çözebileceğim şeyleri değil.
Korkuyorum, hayatımın altını üstüne getiren sahnelerin bunlar olmasından. Belki altı üstünden daha iyidir diyorum, iyi midir diyorum, onu da diyemiyorum... susuyorum..
Alın götürün beni, düşüncelerimi, çabalarımı, yakınımı, uzağımı, geleceğimi, bugünümü...
Duymak, görmek, acımak, acıtılmak istemiyorum.
Güvendiğim tek şey, nolur sen de gitme, bitme.
p...
11 Kasım 2009 Çarşamba
Geçen Günler..
Bu aralar Ankara'ya fırtına vurdu. Herkesin hayatlarına, hiç de beklemedikleri yerlerden, düşünmedikleri sonuçları doğuracak şekilde ağır fırtınalar.
Anlatıyorum, dostlar dinliyor. Enteresan geliyor çünkü. Bana da enteresan geliyor. Sanki bunları asla yaşamazdım, sanki rahatsız edici bir filmin başrolüyüm gibi. Çaresiz, cahil, utangaç bir başrol. Sonra benim filmim bitiyor.
O'nunki başlıyor. O da anlatıyor. Anlatmanın birincil koşulu aynı anda ağlamak. Koşullar eksik olmasın hep sağlanıyor. Bu sefer o alıyor bizi eskilere götürüyor. Onun şu an yaşadığı şeyler dinleyenleri-yani bizi- , ya da izleyenleri-yani yine bizi-, açmak istemedikleri fotoğrafların başında bulduruyor. Hislerini anlatıyor. O tarif ettiği hissi duyduğun ana dönüp, onu tekrar yaşıyorsun.
Bugün ben ve O anlattık sadece. Devamı gelmesin isterim. Pek ümidim olmasa da...
There there baby it's just textbook stuff
It's in the A,B,C of growing up...
p.
Anlatıyorum, dostlar dinliyor. Enteresan geliyor çünkü. Bana da enteresan geliyor. Sanki bunları asla yaşamazdım, sanki rahatsız edici bir filmin başrolüyüm gibi. Çaresiz, cahil, utangaç bir başrol. Sonra benim filmim bitiyor.
O'nunki başlıyor. O da anlatıyor. Anlatmanın birincil koşulu aynı anda ağlamak. Koşullar eksik olmasın hep sağlanıyor. Bu sefer o alıyor bizi eskilere götürüyor. Onun şu an yaşadığı şeyler dinleyenleri-yani bizi- , ya da izleyenleri-yani yine bizi-, açmak istemedikleri fotoğrafların başında bulduruyor. Hislerini anlatıyor. O tarif ettiği hissi duyduğun ana dönüp, onu tekrar yaşıyorsun.
Bugün ben ve O anlattık sadece. Devamı gelmesin isterim. Pek ümidim olmasa da...
There there baby it's just textbook stuff
It's in the A,B,C of growing up...
p.
1 Kasım 2009 Pazar
Roads.
Oh, can't anybody see,
We've got a war to fight,
Never found our way,
Regardless of what they say.
How can it feel, this wrong,
From this moment,
How can it feel, this wrong.
Storm,
In the morning light,
I feel,
No more can I say,
Frozen to myself.
I got nobody on my side,
And surely that ain't right,
Surely that ain't right.
p.
We've got a war to fight,
Never found our way,
Regardless of what they say.
How can it feel, this wrong,
From this moment,
How can it feel, this wrong.
Storm,
In the morning light,
I feel,
No more can I say,
Frozen to myself.
I got nobody on my side,
And surely that ain't right,
Surely that ain't right.
p.
31 Ekim 2009 Cumartesi
Kış geliyor...
Kışı özlemişim. Daha ciddi, daha somurtkan, daha sokulganız kışın. Belki herşey daha gri ama ben zaten griyi de çok severim. Sahlep'i de... Kalın kazakları da... Çok üşüdükten sonra, burnun falan da donmuş ve kızarmışsa hele bide, sıcacık bir mekana girmek hissi mükemmeldir tıpkı 8:40'da b binası otoparkında park yeri bulmak gibidir. Sokak lambası altında kar taneleridir.
e.
e.
30 Ekim 2009 Cuma
Zor Zamanlar...
Ben sevmiyorum, inkar etmeleri de kaçmaları da. Hep üstüne gidenlerdenim ben, yüzleşenlerdenim. Ya da sanırım, sadece öyle olmak isteyenlerdenim, sadece isteyenlerden, çabalayanlardan bile değil.
Sanırım şu an yüz ifademe, el hareketlerime, en eğlenceli dakikalarıma bile, kısacası herşeyime yakışan tek melodi var, tek beste..
Gökyüzü ağlıyor, rahatlıyor, bense onu bile kıskanıyorum. Nasıl rahatlayacağımı bilemiyorum.
Ağlatın beni... En azından yaşadığımı, şu an yaşadığımı bileyim, hissedeyim.. Bir tarih için, gelecekten herhangi bir gün için değil, tam şu an için, bugün incitin beni. Eğer bugün incitmezseniz beni, ben yarın için kendimi her gün inciteceğim.
Oyalayın beni. Zihnimi... Adagio, Albinoni.
p.
Sanırım şu an yüz ifademe, el hareketlerime, en eğlenceli dakikalarıma bile, kısacası herşeyime yakışan tek melodi var, tek beste..
Gökyüzü ağlıyor, rahatlıyor, bense onu bile kıskanıyorum. Nasıl rahatlayacağımı bilemiyorum.
Ağlatın beni... En azından yaşadığımı, şu an yaşadığımı bileyim, hissedeyim.. Bir tarih için, gelecekten herhangi bir gün için değil, tam şu an için, bugün incitin beni. Eğer bugün incitmezseniz beni, ben yarın için kendimi her gün inciteceğim.
Oyalayın beni. Zihnimi... Adagio, Albinoni.
p.
29 Ekim 2009 Perşembe
psychic
Bir anda kendimi bilgisayar başında uzun zamandır ertelenmiş işleri araştırırken buldum. Henüz kaçırmadığımı öğrendiğim fırsatlarla mutlu olup uzun zamandır olmadık bi şekilde heyecanlandım; tembelliğimi biraz sıyırdım. Sonra açtım blogu,başka bir yazı yazacaktım, tanıdık hislerle dolu bir yazı gördüm. Hani aynı akşam aynı saatlerde aynı can sıkıntılarını yaşamışız tıpkı penceresiz çatı katında olduğu gibi...
e.
e.
İnkar
Yapman gereken milyonlarca iş varken sadece gezmeyi düşünürsün ya, enteresan bir kaçış planıdır bu beyinin.
Benim beynim de ufak hesaplarda, neler yapsam diye düşünüyor, halbuki bu soruya vereceği en az on cevabı var, ama hiçbirini beğenmiyor, onbirinciyi bulmak için çabalıyor.
Umarım bu onbirinciyi beğenirim.
p.
Benim beynim de ufak hesaplarda, neler yapsam diye düşünüyor, halbuki bu soruya vereceği en az on cevabı var, ama hiçbirini beğenmiyor, onbirinciyi bulmak için çabalıyor.
Umarım bu onbirinciyi beğenirim.
p.
24 Ekim 2009 Cumartesi
Yolcu
24 Ekim saat 01.15
Yarın Kars'a bir yolcu gidiyor. Gidiyor ve gelmiyor. O yolcu hep öyle yapar çünkü. Gider ve gelmez. Sanıyor ki arkasında bırakmaz asla kimseyi. Ama sandığı gibi hep haklı çıkmaz o yolcu.
Hak eder mi hak etmez mi bilinmez ama, yıllar önce gidip de geri gelmediği bir yerlerde onu çok seven bir kız vardı. O kadar büyük bir sevgiydi ki, aradan koskoca iki yıl geçse de bazen kızı sarsar, hüzünlere boğardı. Tıpkı bu gece olduğu gibi. Ama şimdi bu yolcuyu seven tek kız o değil. Zaten yolcu da o kızı sevmiyor artık, epey oldu.
Yarın Kars'a bir yolcu gidiyor. Gidip de gelmiyor. Hep öyle yapar çünkü. Gider... Gelmez...
İyi yolculuklar Yolcu...
p.
Yarın Kars'a bir yolcu gidiyor. Gidiyor ve gelmiyor. O yolcu hep öyle yapar çünkü. Gider ve gelmez. Sanıyor ki arkasında bırakmaz asla kimseyi. Ama sandığı gibi hep haklı çıkmaz o yolcu.
Hak eder mi hak etmez mi bilinmez ama, yıllar önce gidip de geri gelmediği bir yerlerde onu çok seven bir kız vardı. O kadar büyük bir sevgiydi ki, aradan koskoca iki yıl geçse de bazen kızı sarsar, hüzünlere boğardı. Tıpkı bu gece olduğu gibi. Ama şimdi bu yolcuyu seven tek kız o değil. Zaten yolcu da o kızı sevmiyor artık, epey oldu.
Yarın Kars'a bir yolcu gidiyor. Gidip de gelmiyor. Hep öyle yapar çünkü. Gider... Gelmez...
İyi yolculuklar Yolcu...
p.
20 Ekim 2009 Salı
popülist
kendimi derse verdiğimden olsa gerek, yeni yeni icatlar yaratıyorum kendime... Stajdan beri ilk defa gazete okumaya geri döndüm mesela. Tüm dünyadaki deli saçma bütün olayları ve güzide ülkemin ibret görüntülerini saniye saniye takip etmek zorunda kaldığım bir staj sonrası (bkz. ntv'de staj) kendimi sadece Kelebek'e vermiştim oysa ki. İşte bu geri dönüş yaşadığım zaman içinde bulduğum her şeyi okuyorum ama okuduğumu, duyduğumu unutmak istiyorum. Bir yerlerde bir şeyler yanlış ama ben sadece gözümü kapamak istiyorum. Çünkü düzeltemiyorum. Düzeltemiyorsun. Düzeltemiyoruz. Ölüler doluyor dört bir yanımız;ama biz çokça yaşıyoruz. Bildiğim ve inandığım ne varsa sorguluyorum içim içimi yedikçe ama bu düşüncelerle geçmiyorum günüm tıpkı hepimiz gibi ve ben hiçbir şey olmamış gibi devam ediyorum. Kim bilir belki de bu ülkede en az reying toplayan ana haber bültenleri, tirajı en yüksek gazete ise posta (bkz. arka sayfa güzeli)...
not: popülistlikten de pek az hazederim ama bu aralar ben de nasibimi alıyorum.
e.
not: popülistlikten de pek az hazederim ama bu aralar ben de nasibimi alıyorum.
e.
19 Ekim 2009 Pazartesi
özeleştiri
lawik*
Bugün televizyonda çocuklar vardı: Mahsur köyü çocukları. Türkçe bilmeyen, bilse bile konuşmayan ama tüm bunların nedenlerini ve onlara dönen kameraları-bence- anlamayan kocaman gözlü çocuklardı. Büyük ihtimalle hayatlarımız boyunca hiçbir zaman aynı şeylere inanmayacağımız bireyler olarak büyüyecek çocuklardı. Ama onlar çocuklardı...
* küçük erkek çocuğu
* küçük erkek çocuğu
Gel-git
Biri var; hem çok yakınımda, hem çok uzağımda..
Beni bir o anlar gibi ama en çok ona kendimi anlatamıyormuşum gibi...
Ellerini sımsıkı tutsam da kayıp gitmesinden korktuğum biri...
Beni bir o anlar gibi ama en çok ona kendimi anlatamıyormuşum gibi...
Ellerini sımsıkı tutsam da kayıp gitmesinden korktuğum biri...
Anlamak Birşeylerden
Şu hayatta anlamadığım çok şey var evet, ama anladıklarımdan bahsetmek isterim bugün, en azından anladığıma inandıklarımdan.
Örneğin, "özlemek" çok iyi anladıklarımdandır. Birini özlemek, bir şehri özlemek, bir kokuyu özlemek, bir "şerefe kardeşim"i özlemek.. Anlıyorum bunları.
Endişeyi çok iyi anlarım sonra. Kaçmak için her türlü şeyi yapabileceğin düşüncelerin gelip seni esir etmesini, karanlık bir yolun başına endişe tohumları serpmesini iyi bilirim. Anlarım sıradan birinin umursamaz sorusunun içinde yarattığı boşluğu, korkuyu, "endişe"yi. Belki de kendime sormam gereken, ama dilimin varmadığı sorular vardır. Bunu da anlarım.
"Kaybolmak"tan baya anlarım sonra. Bir şarkının "brown eyes, your pulse is gettin' quicker.." sözlerinde kendimi kaybeder, yakından asla göremediğim ve belki de asla göremeyeceğim o kahverengi gözleri düşünürüm.
Bu aralar iyi anlıyorum bunlardan. Daha çok vardır, düşünüp bulmak lazım ama onlar konusunda bu kadar iddiam yok, maalesef..
p.
Örneğin, "özlemek" çok iyi anladıklarımdandır. Birini özlemek, bir şehri özlemek, bir kokuyu özlemek, bir "şerefe kardeşim"i özlemek.. Anlıyorum bunları.
Endişeyi çok iyi anlarım sonra. Kaçmak için her türlü şeyi yapabileceğin düşüncelerin gelip seni esir etmesini, karanlık bir yolun başına endişe tohumları serpmesini iyi bilirim. Anlarım sıradan birinin umursamaz sorusunun içinde yarattığı boşluğu, korkuyu, "endişe"yi. Belki de kendime sormam gereken, ama dilimin varmadığı sorular vardır. Bunu da anlarım.
"Kaybolmak"tan baya anlarım sonra. Bir şarkının "brown eyes, your pulse is gettin' quicker.." sözlerinde kendimi kaybeder, yakından asla göremediğim ve belki de asla göremeyeceğim o kahverengi gözleri düşünürüm.
Bu aralar iyi anlıyorum bunlardan. Daha çok vardır, düşünüp bulmak lazım ama onlar konusunda bu kadar iddiam yok, maalesef..
p.
17 Ekim 2009 Cumartesi
İstiyorum
Gezmek istiyorum,evet. Türkiye'min her yerini gezmek istiyorum. Ama öncesinden hazırlıklı gezmek istiyorum. Karadeniz'e gidiyorsam, türküleriyle, Ege'ye gidiyorsam şivesiyle, Doğu'ya gidiyorsam Puşi'siyle gitmek istiyorum.
Gezmek istiyorum, aslında gezmek değil, kaybolmak, ama sokaklarda değil sadece, türkülerde, yemeklerde, deyimlerde, hikayelerde, efsanlerde, uçurumlarda, dağlarda...
Sanki ben, ben değilmişim gibi..
Gezmek istiyorum, aslında gezmek değil, kaybolmak, ama sokaklarda değil sadece, türkülerde, yemeklerde, deyimlerde, hikayelerde, efsanlerde, uçurumlarda, dağlarda...
Sanki ben, ben değilmişim gibi..
Ölümüne Yancılık
Dün yine enteresan olaylarda, enteresan insanlarlaydık. Haftabaşında Facebook'tan özel bir davetiye geldi, bir doğumgünü için. Doğumgünü olan insan aslında çok yakın arkadaşımız değil, hatta arkadaşımızın arkadaşı sıfatına sahip, ama neden bilinmez birden gaza geldik ve delicesine gitmek istedik, hatta güzel güzel giyinme sözü verdik.
Bunlarla da yetinmeyip, ortamla baya alakasız iki kız arkadaşımıza da aynı gazı verip onları da oraya getirttik. Ha tamam, buraya kadar herşey normal, güzel güzel giyinmiş topuklu ayakkabılı dört kız, pek ortamda tanınmıyor olsalarda yanlarından hep birileri var, doğumgünü çocuğuyla da muhabbet ediyorlar, herşey yolunda. Gibi.. Sonra dikkatimi bir ara bulunduğumuz bar ve bara gelmiş insanlar çekti. Sonra farkettim ki bazen bakışlar bizim üzerimize takılıyor, çünkü aslında oldukça kokoş görünüyoruz. Meğersem gideceğimiz yer, rock müzik yapılan, uzun saçlı insanların yüzde ellisini oluşturduğu bir mekanmış. İşte bunu anladığım an oldukça gerilmiştim. Ne olduysa o gerginlikten sonra oldu. Derken saat 12 olunca bizi ortama bağlayan bütün insanlar pat diye gidiverdi, zaten hepsi aynı arabaya doluşturlar, biri gitti , hepsi gitti. Ben ve ortama benim zorumla gelmiş alakasız iki topuklu arkadaşım kimseyi tanımayarak kaldık.
Sağolsun doğumgünü çocuğu bizimle durdu baya, ama sonuçta onun da işleri var, o da gergindi. Derken sosyalleşsek mi acaba dedik. Gerçi sosyalleşmek için fazla artist görünüyorduk ama yine de şansımızı denemek istedik. Özellikle de 3 Numaralı arkadaş. evet 1,2,3 olsun. ben 1 oliim 2 esmer olan olsun 3 de sarışın olan.
Tam yanımızda dikilen bir grup insa sigaralarını yakmak için ateş derdine düşmüşken, 3 numaralı arkadaşım sempatik bir şekilde, kaynaşma olsun belki gülerler felan diye, bir yandan koşup (ki o mesafede gereksizdi) bir yandan da "n'oluuur burdan yakın" diye bir çığlık attı. Tam o sırada da ayağı takıldı ve tökezledi. Tüm bu olanlar da karşı tarafa hiç sempatik gelmedi, "noluyo lan, kim bu?" ifadesiyle beş tane insanın ortasında kalakaldı 3 numara. .. ve sessizce geri çekildi...
Daha fazla orda kalamazdık. Sonra kendimizi rahatlattık topukluyuz, havalıyız diye bizi aralarına almadılar diye.
Pek rahatlamadım ama...
Bunlarla da yetinmeyip, ortamla baya alakasız iki kız arkadaşımıza da aynı gazı verip onları da oraya getirttik. Ha tamam, buraya kadar herşey normal, güzel güzel giyinmiş topuklu ayakkabılı dört kız, pek ortamda tanınmıyor olsalarda yanlarından hep birileri var, doğumgünü çocuğuyla da muhabbet ediyorlar, herşey yolunda. Gibi.. Sonra dikkatimi bir ara bulunduğumuz bar ve bara gelmiş insanlar çekti. Sonra farkettim ki bazen bakışlar bizim üzerimize takılıyor, çünkü aslında oldukça kokoş görünüyoruz. Meğersem gideceğimiz yer, rock müzik yapılan, uzun saçlı insanların yüzde ellisini oluşturduğu bir mekanmış. İşte bunu anladığım an oldukça gerilmiştim. Ne olduysa o gerginlikten sonra oldu. Derken saat 12 olunca bizi ortama bağlayan bütün insanlar pat diye gidiverdi, zaten hepsi aynı arabaya doluşturlar, biri gitti , hepsi gitti. Ben ve ortama benim zorumla gelmiş alakasız iki topuklu arkadaşım kimseyi tanımayarak kaldık.
Sağolsun doğumgünü çocuğu bizimle durdu baya, ama sonuçta onun da işleri var, o da gergindi. Derken sosyalleşsek mi acaba dedik. Gerçi sosyalleşmek için fazla artist görünüyorduk ama yine de şansımızı denemek istedik. Özellikle de 3 Numaralı arkadaş. evet 1,2,3 olsun. ben 1 oliim 2 esmer olan olsun 3 de sarışın olan.
Tam yanımızda dikilen bir grup insa sigaralarını yakmak için ateş derdine düşmüşken, 3 numaralı arkadaşım sempatik bir şekilde, kaynaşma olsun belki gülerler felan diye, bir yandan koşup (ki o mesafede gereksizdi) bir yandan da "n'oluuur burdan yakın" diye bir çığlık attı. Tam o sırada da ayağı takıldı ve tökezledi. Tüm bu olanlar da karşı tarafa hiç sempatik gelmedi, "noluyo lan, kim bu?" ifadesiyle beş tane insanın ortasında kalakaldı 3 numara. .. ve sessizce geri çekildi...
Daha fazla orda kalamazdık. Sonra kendimizi rahatlattık topukluyuz, havalıyız diye bizi aralarına almadılar diye.
Pek rahatlamadım ama...
10 Ekim 2009 Cumartesi
Eziğim
Artık kimse bizde kalmak istemiyor. Üstat hariç tabikiii. Anlamadım, dün gece çok düşündüm, acaba evimiz mi kokuyor, acaba aslında o kadar sevilmiyorum da insanlar geriliyor mu benden falan diye. Çıkamadım işin içinden. Hayır yani kokuyosa evimiz falan, ya da ne bileyim ailemizin yapısı geriyorsa söyleyin de bileyim ayol, mal gibi ısrar ediyorum bir de, sanırım tekrar bazı tekliflerde bulunmadan önce evimi bi köşe bucak temizlemem lazım.
Gerçi düşündüm de, sanırım ben uzun zamandır aime'de kalmadım, evet evet kalmadım, o zaman kanka bekle beni! Üstat sen de bekle, bi de A. sen de kalayım mı :D Dur ben evi temizlemeye başliim o zaman.
Gerçi düşündüm de, sanırım ben uzun zamandır aime'de kalmadım, evet evet kalmadım, o zaman kanka bekle beni! Üstat sen de bekle, bi de A. sen de kalayım mı :D Dur ben evi temizlemeye başliim o zaman.
7 Ekim 2009 Çarşamba
Zaman bişey Öğütlememeli
Bazen gerçekten psikopat bir yapım olduğunu düşünüyorum. 10 ay önce, hayatıma yine bir şarkıyla giren bir adam, bana zamanın gücü oldğunu falan düşündürüyordu. Ha tamam 10 ay önce inandın buna da, hayır o kadar ZAMAN geçmiş, ne güç kalmış, ne şarkı, ne de adam, hala neyi düşünüyorsun anlamıyorum ki.
Hala niye bakman gereken yer karşındaki arkadaşının gözleriyken sağa sola histerik histerik bakıyorsun, niye İktisat'a park edeceğin aşikarken bütün park yerlerini gezip de gidiyorsun? Birinin Trabzon'lu olması sana neden heyecan veriyor? (A. bu lafım sana :D)
Zaman, bana beklemeyi öğütledi, bekledim, hatta sanırım hala bekliyorum, kalkıp geçer mi karşıma... bilemiyorum.
Hala niye bakman gereken yer karşındaki arkadaşının gözleriyken sağa sola histerik histerik bakıyorsun, niye İktisat'a park edeceğin aşikarken bütün park yerlerini gezip de gidiyorsun? Birinin Trabzon'lu olması sana neden heyecan veriyor? (A. bu lafım sana :D)
Zaman, bana beklemeyi öğütledi, bekledim, hatta sanırım hala bekliyorum, kalkıp geçer mi karşıma... bilemiyorum.
4 Ekim 2009 Pazar
Bu yalnızca sitem?!?
Etme sitem! Çünkü sitemler uzaklaştırıyor biliyor musun? Bizi birbirimizden ve geçmiş yaşanmışlıklarımızdan uzaklaştırıyor. Çünkü bu sitemler küçüklüğümüzün tripleri gibi değil ki... Evet haklısın, arayamamışım, buluşamamışız, olmamış belki daha büyük bir kabahat işlemişim bilmiyorum belki de sen kendi kendine bana küserken ben farkında bile olmamışım diyorum ya haklısın. Ama işte ben kendi hatamı ya da her neyse bilip telafi etmek isterken sen kabus gibi üzerime gelirsen... Yada her bir şekilde, her ortamda imalı laflar edersen olmaz ki... Ben de kendimce nedenlerle kendimce hatalar yapabilirim ve açıkçası karşımda beni kucaklayan dostlar bekliyorum belli bir yaştan sonra. Çünkü birbirimizi gerçekten tanıyor isek sevgimiz daimdir ve muhabbetlerimiz aynı güzelliğindedir ne kadar zaman geçerse geçsin ve sen beni utandırmazsın geçmiş günlerin kalp kırıklıkları için. Şimdi bakıyorum da sanırım belli bir yaşdan sonra etrafımızda daha damıtılmış insanlar olmasının nedeni bu galiba. Birbirimize kalabilmek için dostum, sonsuz sevgi ve hoşgörü içinde olmalıyız bence, dırdırlanmak için sence de fazla büyük değil miyiz? Unuttuk dediğimiz şeyleri unutmadıysak yalancı olmaz mıyız?
Bir kişi değildi bu yazıyı yazdığım. Bir kaç hatta bir çok belki de. Kendimi sorguladığım çok oldu inan. Ama hiçbirinize yaranamıyorsam eğer hala neden üzülmeliyiz ki bu kadar çünkü bu arakadaşlıklar ikimizin de elinden kayıp gidiyor ve sen bunun farkında değilsen ben ne kadar özürdilesem ya da ne kadar üzülsem de, inan boşuna!!!
Bir kişi değildi bu yazıyı yazdığım. Bir kaç hatta bir çok belki de. Kendimi sorguladığım çok oldu inan. Ama hiçbirinize yaranamıyorsam eğer hala neden üzülmeliyiz ki bu kadar çünkü bu arakadaşlıklar ikimizin de elinden kayıp gidiyor ve sen bunun farkında değilsen ben ne kadar özürdilesem ya da ne kadar üzülsem de, inan boşuna!!!
mannekenpis
Bir zamanlar bir arkadaş (!) "sen belçika'yı özlemek nedir bilir misin?" demişti. O zaman bilemedim şimdi ne güzel demiş diye düşünüyorum.
3 Ekim 2009 Cumartesi
Temizlik
Büyük temizliğe giriştim bugün, aldım elime eldivenleri, süpürgeleri, evimin köşesinde bucağında kalan her şeyi temizledim, bazıları biraz dipteymiş zor ordan leke çıkarmak ama, oralara da dezenfektan filan sıkarsam zamanla yepyeni gibi olacak umarım.
Hayat benim evim, lekelerim de insanlar.
Hayat benim evim, lekelerim de insanlar.
28 Eylül 2009 Pazartesi
Bilemedim Ben Onuuu..
Bir yazı buldum bugün köşelere bir yerlere atılmış bir defterin arasında. Ben yazmışım belli ki, ama ne zaman yazdığımı, kime yazdığımı, nerede yazdığımı hiç mi hiç hatırlamıyorum. Çok düşündüm, dedim ulan sana bu yazıyı yazdıran adamı nasıl unutursun yazıklar olsun, gerçekten baya sağlam ayran gönüllüymüşüm. Neyse, kişi-zaman-mekan bunalımları dışında düşünürsek baya hoşuma gitti yazı. Paylaşmak istedim.
Bugün O'nu gördüm. Biraz sohbet ettik, mutluluk vericiydi, o kadar istedim ki o an O'na ait olmayı, gelip elimden tutmasını, beni bekliyor olmasını.
Belki birgün bunlar da olur. Bir akşam soğuk bir sınav çıkışında beni o bankta bekliyor olur ve ben çıkınca elele huzurlu bir yürüyüşe çıkarız. Güleriz, konuşuruz, paylaşırız, dertleşiriz, dinleriz... ve sonra beni arabama bırakır, ertesi gün görüşeceğimizi bilerek huzurlu ve tanıdık bir öpücükle ayrılırım O'ndan. Eve geldiğimde beni merak edip aramış olduğunu görürüm, ararım. On, onbeş dakika konuşuruz, sonra kapatırız. O işiyle ilgilenir, ben işimle. Yatmadan önce biraz mesajlaşır, sonra dünyanın en huzurlu uykusuna dalarız, rüyalarda buluşmak üzere...
Belki birgün bunlar da olur...
diye bitiyor. Hayır, hafızam beni baya korkutuyor genel yargım bu. Bu kadarı da unutulmaz ama yuhh bee!
Bugün O'nu gördüm. Biraz sohbet ettik, mutluluk vericiydi, o kadar istedim ki o an O'na ait olmayı, gelip elimden tutmasını, beni bekliyor olmasını.
Belki birgün bunlar da olur. Bir akşam soğuk bir sınav çıkışında beni o bankta bekliyor olur ve ben çıkınca elele huzurlu bir yürüyüşe çıkarız. Güleriz, konuşuruz, paylaşırız, dertleşiriz, dinleriz... ve sonra beni arabama bırakır, ertesi gün görüşeceğimizi bilerek huzurlu ve tanıdık bir öpücükle ayrılırım O'ndan. Eve geldiğimde beni merak edip aramış olduğunu görürüm, ararım. On, onbeş dakika konuşuruz, sonra kapatırız. O işiyle ilgilenir, ben işimle. Yatmadan önce biraz mesajlaşır, sonra dünyanın en huzurlu uykusuna dalarız, rüyalarda buluşmak üzere...
Belki birgün bunlar da olur...
diye bitiyor. Hayır, hafızam beni baya korkutuyor genel yargım bu. Bu kadarı da unutulmaz ama yuhh bee!
27 Eylül 2009 Pazar
son dakika
Profil pikçırında kafan kocaman diyince MaryJane güler, ben de onu neden sevdiğimi anlarım.
Yakışmaz mı güneş bu şehre
Şehirler ve insanlar arasında organik bir bağ var. Etkilendiğimiz, etkilediğimiz ve aidiyet hissi uyandıran o bağ... Dün dünyanın en sıradan akşamlarından birinde bu şehrin sokaklarını yürürken, eskiden başka masalarında başka insanlarla oturulmuş mekanlarında ve tanıdık yüzleri etrafımızdayken ben gene Ankara'yı ne kadar sevdiğimi düşündüm. 7 yıl kadar önce olması lazım yani biz birer lise öğrencisi bile değildik galiba Zişan'la gene orada yürüyorduk. Yaklaşık 1 yıl kadar önce aynı yerde kalabalık ve şen kahkahalı bir masada MaryJane'in ergen gecesini hatırladım. Kokoreç kokularıyla yer bulamamaktan oturduğumuz profesörün eskiden en leşinden bir meyhane olduğu aklıma geldi. Böyle bazı önemsiz detaylar vardır ya yaşarken farketmediğimiz ama hatırlayınca çok değerli olan işte bütün o detaylarda Ankara'nın ne kadar da büyük rolü vardı ve bizim ilişkimiz ne kadar derin ve eskiydi...
Dünden Kalmayım.
Dün oldukça enteresan bir gece geçirdim. Geceye zaten niyeti bozarak başlamıştım beş dakikada bir " ben bu gece sarhoş olucaam" nidaları atarak. Önce dört arkadaş Getto'ya gittik- gerçi orası artık Getto değilmiş gecenin merak edilen konularından biri el değiştirip değiştirmediğiydi. Orada biraz demlendik, zaten öncesi de vardı. Aslında o sıralar sarhoş olma gibi bir amacım yoktu ama baktım bu gece sarhoşluğuma ne polis karışabilir ne de direksiyon, o an gözlerim parladı ve niyeti bozdum.
Sadece içki değildir insanın başını döndüren aslında bunu farkettim. Kahkahalar koparttığın bir masa, karşındakini o an dünyadaki en önemli şey onun anlattığı şeymişçesine dinlemek, sohbetin beş saniye bile olsun tıkanmaması, yan masada sekiz yıl çıktığın, evlenmek üzere olduğun ve en yakın arkadaşınla seni aldatmış eski sevgilin bile oturuyor olsa asla farketmeyeceğin bir konsantrasyon ...(kuyruk acım varmış gibi oldu ama yok aslında, sadece mübalağa sanatını kullanmak istedim ) Bunlar insanın keyfine keyif, ve baş dönmesine şiddet katan şeyler... Dün de böyle bir ortamla başladım geceye.
Sonra mekan değiştirmek istedik. Getto'nun müzikleri bana annemle kavga edip evi terk etmek istediğim zamanları hatırlattı bi efkarlandım :) Derken karşımıza gecelerimizi muazzamlığıyla süsleyen o güzel minibüs çıktı -Bekir Abi'nin Nohut Pilavcısı. Hemen abandık tabi. Sonra Cumartesi akşamı olmasından kelli her köşede tanıdıkları görülmeye başlandı, tayfamız büyüdü,çeşitlendi, eğlence katsayımız arttı.
Hemen köşede gördüğüm sarhoş bir arkaşımı kendine getirdikten sonra içmeye devam ettik. Gece çok güzel devam ediyordu. Müzikler insanın daha çok içine işler ya, hani kahkahalar gereğinden fazla uzar, insanlar birbirlerine "ben seni ilk tanıdığımda" kalıbıyla başlayan cümleler kurar, cümlelerin başı unutulur, gülünür, gülünür... İşte aylar sonra bu mutluluğu yaşıyordum.
E gecenin ne kadar güzel oldğunu anlattıkan sonra enteresan olmasını sağlayan duruma geçeyim. Aynı yerde oturduğum arkadaşlarımla eve döneceğiz, plan bu, saat de epey geç olmuş. Arabayı kullanacak olan arkadaşımız sadece bir tane bira içti, temkinliydik. Cumartesi akşamı, kızılay üzerinden geçiyoruz, her şey olabilirdi.
Bense düz yolda yürüyemeyecek haldeydim, gerçekten uzun zamandır hiç böyle sarhoş olmadım, billboard'lara sarılıyorum, bacağıma bira dökülmüş "işemediiiim" diye bağırıyorum, kendimi insanların kollarına atıyorum, bilimum sarhoş insan hareketleri işte, bilirsin.
Arabaya bindik, sakince ilerliyoruz. Kızılay'a girerken yanyana dizilmiş on tane Polis arabası bizi karşıladı. Güzel bir geçitti doğrusu. Etkilendim. Arkadaşın sadece 60 promili çıktı vee arabaya el konuldu. Sonra benim sarhoş kafayla Polis memurlarından birine "İsminizi bahşeder misiniz acaba?" girişli bir saatlik konuşmam başladı. Sarhoşken gerçekten iyi bir oyuncu olurmuş insan. Annemle babamın sorunları, aslında benim hiç alkol kullanmayıp sadece bu akşam dertli olduğum içn iki tane bira içmem, arkadaşıma da zorla bir tane içirip sonra çok pişman olmam. Bütün bunların üstüne bir de ağlamaya başladım. Polis memuru peçete verdi, çok üzüldü benim için, "keşke senin güzel gözlerin için birşeyler yapabilsem ama benim de ayağımı kaydırırlar" dedi, ve sonuç olarak hiiiç bişey yapmadı. Hayatımda Polisle konuştuğum bütün zamanları toplasak, dün geceki süreden az çıkardı. Ama yemedi işte.
Ben de kendimi tatlı dille herşeyi çözerim sanıyordum. Anca peçete verdi. Napayım ben peçeteyi! Başım çok ağrıyor. Deniz şu akşamdan kalmalığı geçiren ilaç neydi??
Sadece içki değildir insanın başını döndüren aslında bunu farkettim. Kahkahalar koparttığın bir masa, karşındakini o an dünyadaki en önemli şey onun anlattığı şeymişçesine dinlemek, sohbetin beş saniye bile olsun tıkanmaması, yan masada sekiz yıl çıktığın, evlenmek üzere olduğun ve en yakın arkadaşınla seni aldatmış eski sevgilin bile oturuyor olsa asla farketmeyeceğin bir konsantrasyon ...(kuyruk acım varmış gibi oldu ama yok aslında, sadece mübalağa sanatını kullanmak istedim ) Bunlar insanın keyfine keyif, ve baş dönmesine şiddet katan şeyler... Dün de böyle bir ortamla başladım geceye.
Sonra mekan değiştirmek istedik. Getto'nun müzikleri bana annemle kavga edip evi terk etmek istediğim zamanları hatırlattı bi efkarlandım :) Derken karşımıza gecelerimizi muazzamlığıyla süsleyen o güzel minibüs çıktı -Bekir Abi'nin Nohut Pilavcısı. Hemen abandık tabi. Sonra Cumartesi akşamı olmasından kelli her köşede tanıdıkları görülmeye başlandı, tayfamız büyüdü,çeşitlendi, eğlence katsayımız arttı.
Hemen köşede gördüğüm sarhoş bir arkaşımı kendine getirdikten sonra içmeye devam ettik. Gece çok güzel devam ediyordu. Müzikler insanın daha çok içine işler ya, hani kahkahalar gereğinden fazla uzar, insanlar birbirlerine "ben seni ilk tanıdığımda" kalıbıyla başlayan cümleler kurar, cümlelerin başı unutulur, gülünür, gülünür... İşte aylar sonra bu mutluluğu yaşıyordum.
E gecenin ne kadar güzel oldğunu anlattıkan sonra enteresan olmasını sağlayan duruma geçeyim. Aynı yerde oturduğum arkadaşlarımla eve döneceğiz, plan bu, saat de epey geç olmuş. Arabayı kullanacak olan arkadaşımız sadece bir tane bira içti, temkinliydik. Cumartesi akşamı, kızılay üzerinden geçiyoruz, her şey olabilirdi.
Bense düz yolda yürüyemeyecek haldeydim, gerçekten uzun zamandır hiç böyle sarhoş olmadım, billboard'lara sarılıyorum, bacağıma bira dökülmüş "işemediiiim" diye bağırıyorum, kendimi insanların kollarına atıyorum, bilimum sarhoş insan hareketleri işte, bilirsin.
Arabaya bindik, sakince ilerliyoruz. Kızılay'a girerken yanyana dizilmiş on tane Polis arabası bizi karşıladı. Güzel bir geçitti doğrusu. Etkilendim. Arkadaşın sadece 60 promili çıktı vee arabaya el konuldu. Sonra benim sarhoş kafayla Polis memurlarından birine "İsminizi bahşeder misiniz acaba?" girişli bir saatlik konuşmam başladı. Sarhoşken gerçekten iyi bir oyuncu olurmuş insan. Annemle babamın sorunları, aslında benim hiç alkol kullanmayıp sadece bu akşam dertli olduğum içn iki tane bira içmem, arkadaşıma da zorla bir tane içirip sonra çok pişman olmam. Bütün bunların üstüne bir de ağlamaya başladım. Polis memuru peçete verdi, çok üzüldü benim için, "keşke senin güzel gözlerin için birşeyler yapabilsem ama benim de ayağımı kaydırırlar" dedi, ve sonuç olarak hiiiç bişey yapmadı. Hayatımda Polisle konuştuğum bütün zamanları toplasak, dün geceki süreden az çıkardı. Ama yemedi işte.
Ben de kendimi tatlı dille herşeyi çözerim sanıyordum. Anca peçete verdi. Napayım ben peçeteyi! Başım çok ağrıyor. Deniz şu akşamdan kalmalığı geçiren ilaç neydi??
25 Eylül 2009 Cuma
Wild is the Wind
Hani bazı şarkılar olur. Bir süre o kadar çok dinlersin ki, ilerde ne zaman tesadüfen o şarkı çalmaya başlasa o dönem gelir aklına. Alır götürür seni. Tam geçmişteki o anlarda hissettiklerini hissedersin, hatta şarkıyı dinlerken gördüğün görüntüler bile gelir gözünün önüne. Benim gözümün önüne de geliyor...
Benim yatağım ve habitatım ( odam demiyorum çünkü penceresiz çatı katımızda tek oda banyoydu, 1 artı 1 bile diyemezsin) evimizin miniminnacık buzlu penceresinin tam altındaydı. (evet pencere diyebileceğimiz bir oluşum vardı; fakat "pencere"kelimesinin iki özelliği olan "hava alma aracı" ve "güneş geçirmeye yarayan açıklık" anlamlarına tekabül etmeyen bir oluşumdu)
Benim gözümün önüne gelen görüntü ve etrafımdaki ortam şu. Esra uyumuş. Ben de kulağımda kulaklık tepemdeki pencerevari oluşuma gözlerimi dikmişim, doğal olarak yağmur damlacıkları düşüyor, müziğin arkasından tıkır tıkır seslerini duyuyorum, yavaşça aşağı doğru akışını seyrediyorum, ne düşündüğüm ise muamma.
Sonra uyuyorum. Belli belirsiz bir uyuma ama. Rüyamda söyleyemediklerimi, dilimin varmadıklarını söylüyor, kendimi avutuyorum. Sonra yine belli belirsiz bir uyanma. Şarkı devam ediyor... Acaba kaç kere çaldı ben içimdekileri söylerken. Bilmiyorum. Esra uyuyor. Bu sefer pencereye nispeten açık mavi bir renk vurmuş. Galiba güneşin damlaları akıyor artık pencereden. Ben söyleyemediklerimi, soramadıklarımı rüyalarla avutmuş olmanın haksız rahatlığını yaşarken, şarkı hala devam ediyor...
İşte böyle... Aradan hatrı sayılır bir süre geçmesine rağmen birden çalmaya başlayan bu şarkının beni aynen o ana götürmesi ilginç.. Biraz da korkutucu. Bazı hisler, durumlar unutulmuyormuş hakkaten. Unutulan bir şeyi, bir iki nota, üç dakikada aynı yoğunlukta yaşatabilir mi? Sanmam...
Benim yatağım ve habitatım ( odam demiyorum çünkü penceresiz çatı katımızda tek oda banyoydu, 1 artı 1 bile diyemezsin) evimizin miniminnacık buzlu penceresinin tam altındaydı. (evet pencere diyebileceğimiz bir oluşum vardı; fakat "pencere"kelimesinin iki özelliği olan "hava alma aracı" ve "güneş geçirmeye yarayan açıklık" anlamlarına tekabül etmeyen bir oluşumdu)
Benim gözümün önüne gelen görüntü ve etrafımdaki ortam şu. Esra uyumuş. Ben de kulağımda kulaklık tepemdeki pencerevari oluşuma gözlerimi dikmişim, doğal olarak yağmur damlacıkları düşüyor, müziğin arkasından tıkır tıkır seslerini duyuyorum, yavaşça aşağı doğru akışını seyrediyorum, ne düşündüğüm ise muamma.
Sonra uyuyorum. Belli belirsiz bir uyuma ama. Rüyamda söyleyemediklerimi, dilimin varmadıklarını söylüyor, kendimi avutuyorum. Sonra yine belli belirsiz bir uyanma. Şarkı devam ediyor... Acaba kaç kere çaldı ben içimdekileri söylerken. Bilmiyorum. Esra uyuyor. Bu sefer pencereye nispeten açık mavi bir renk vurmuş. Galiba güneşin damlaları akıyor artık pencereden. Ben söyleyemediklerimi, soramadıklarımı rüyalarla avutmuş olmanın haksız rahatlığını yaşarken, şarkı hala devam ediyor...
İşte böyle... Aradan hatrı sayılır bir süre geçmesine rağmen birden çalmaya başlayan bu şarkının beni aynen o ana götürmesi ilginç.. Biraz da korkutucu. Bazı hisler, durumlar unutulmuyormuş hakkaten. Unutulan bir şeyi, bir iki nota, üç dakikada aynı yoğunlukta yaşatabilir mi? Sanmam...
23 Eylül 2009 Çarşamba
Bugün Yazasım Var
İnsanları üzmemek lazım. Onların içinde doldurulmayacak boşluklar bırakmamak lazım. Bunlar ayıp şeyler.
ALES, Hande Yener, Öksürük.
Günüme hakim olan, aslında birbirinden çok alakasız görünen ama bir Agatha Christie romanı edasıyla birbirine bağlanan 3 öğe.
Sıradan bir sabahtı... Uyandığımda içimde birşeyler ölmüştü. Ölmüştü derken, önceki geceden birtakım beyin hücre katliamlarına sebep olucak davranışlarda bulunmuştum. Gün boyunca katili aradık Hercule Poirot'la. (umarım ismi yanlış hatırlamıyorumdur.)
Önceleri, ALES'ten şüphelendik ve saat 3' e kadar zamanımızı ALES'e ayırdık. Onu anlamak gerçekten zordu. Bizi sürekli farklı farklı yerlere yönlendiriyordu, peşinden bu kadar koşturan başka bir şüpheli görmedim! Kendisini konuşturmak için baya para yedirmemiz gerekiyordu. 40 TL kadar, hatta sanırım bu ALES çok şey biliyormuş daa herkesten 40 TL alarak geçimini sağlıyormuş. Böylelerinden korkulur valla.
ALES'e para yetiştireceğiz derken kendimizi birden Real'de saçma sapan alışveriş yaparken bulduk. Hercule kendisine defter, sakız, kalem felan aldı. Bense defter, Hande Yener'in son albümü ve silgi aldım. Sonra ALES'in ifadesini aldık. Ve Hercule beni öldürenin o olmadığına ikna oldu. Kötü huyluydu evet, ama masumdu.
Derken, akşama doğru "öksürük" aklımıza düştü. Sabahtan beri vardı aslında ama nedense hiç şüpheli görünmemişti. Bundan sonrasını yalnız halletmem gerektiğini düşündüm ve Hercule'den ayrıldım. Bir süre Öksürük'le başbaşa kaldık ve o kadar acıya rağmen yaşayabildiğimi farkettirdi bana. Demek ki beni öldüren Öksürük de değildi.
Peki kimdi öyleyse? Evet, şimdi hatırlıyorum. Sabah uyandığımda o beyin sarhoşluğunda ilk aklıma gelen Hande Yener'di, ve Öksürüğü sorguya çekmek için eve dönerken aslında beni arabada o öldürmüştü. Hem de kalbimden vurarak! Ahh Hercule Ahhh, ama sen aslında bunu başından beri biliyordun değil mi???
Sıradan bir sabahtı... Uyandığımda içimde birşeyler ölmüştü. Ölmüştü derken, önceki geceden birtakım beyin hücre katliamlarına sebep olucak davranışlarda bulunmuştum. Gün boyunca katili aradık Hercule Poirot'la. (umarım ismi yanlış hatırlamıyorumdur.)
Önceleri, ALES'ten şüphelendik ve saat 3' e kadar zamanımızı ALES'e ayırdık. Onu anlamak gerçekten zordu. Bizi sürekli farklı farklı yerlere yönlendiriyordu, peşinden bu kadar koşturan başka bir şüpheli görmedim! Kendisini konuşturmak için baya para yedirmemiz gerekiyordu. 40 TL kadar, hatta sanırım bu ALES çok şey biliyormuş daa herkesten 40 TL alarak geçimini sağlıyormuş. Böylelerinden korkulur valla.
ALES'e para yetiştireceğiz derken kendimizi birden Real'de saçma sapan alışveriş yaparken bulduk. Hercule kendisine defter, sakız, kalem felan aldı. Bense defter, Hande Yener'in son albümü ve silgi aldım. Sonra ALES'in ifadesini aldık. Ve Hercule beni öldürenin o olmadığına ikna oldu. Kötü huyluydu evet, ama masumdu.
Derken, akşama doğru "öksürük" aklımıza düştü. Sabahtan beri vardı aslında ama nedense hiç şüpheli görünmemişti. Bundan sonrasını yalnız halletmem gerektiğini düşündüm ve Hercule'den ayrıldım. Bir süre Öksürük'le başbaşa kaldık ve o kadar acıya rağmen yaşayabildiğimi farkettirdi bana. Demek ki beni öldüren Öksürük de değildi.
Peki kimdi öyleyse? Evet, şimdi hatırlıyorum. Sabah uyandığımda o beyin sarhoşluğunda ilk aklıma gelen Hande Yener'di, ve Öksürüğü sorguya çekmek için eve dönerken aslında beni arabada o öldürmüştü. Hem de kalbimden vurarak! Ahh Hercule Ahhh, ama sen aslında bunu başından beri biliyordun değil mi???
20 Eylül 2009 Pazar
Bir günün ardından: TİGEM
İnsan hayatında bazı mekanlar olmalı. Bazı insanlar eşliğinde o mekanlar anlam kazanmalı, oraya o insanla gidince zaman durmalı, sanki hayatına bir süre dışardan bakıyormuşsun gibi olmalı. Dinlemeli, anlatmalı, zaman su gibi akıp gitmeli. Çaylar, sigaralar sohbetinizin koyuluğuna, tadına ve hızına yetişmekte zorlanmalı...
Bu aralar karar verdim ben o mekana... Ne güzel bir boğaz kenarı, ne uçsuz bucaksız bir deniz manzarası, ne de ıssız ve yüksek bir tepe. Aradığım huzuru, hırçın hayatımdan uzak geçirebileceğim sakin bir iki saati, kaliteli sohbetleri TİGEM'de buldum... sıradan piknik masaları, etrafta bağırarak oynayan çocuklar, sucuk kokusu. Hiçbir boğazı, dağı, kırı tercih etmem TİGEM'e. Dedim ya, insan hayatında bazı mekanlar olmalı.
Bu aralar karar verdim ben o mekana... Ne güzel bir boğaz kenarı, ne uçsuz bucaksız bir deniz manzarası, ne de ıssız ve yüksek bir tepe. Aradığım huzuru, hırçın hayatımdan uzak geçirebileceğim sakin bir iki saati, kaliteli sohbetleri TİGEM'de buldum... sıradan piknik masaları, etrafta bağırarak oynayan çocuklar, sucuk kokusu. Hiçbir boğazı, dağı, kırı tercih etmem TİGEM'e. Dedim ya, insan hayatında bazı mekanlar olmalı.
5 Eylül 2009 Cumartesi
kiminle gittiysen heportakal
Blog yazıyorum 101
Kendi blogumuza sevgim arttıkça, başkalarının bloglarına da ilgim artıyor. Ordan oraya bir sürü insanın hayata dair tespitlerini görüyorum. Çok yakınımda duran insanlarda gördüğümden daha derin şeyler olduğunu görüyorum. Yani bloglar, facebooklar, henüz girememiş olsak da twitterlar aslında insanlık için küçük bireyler için büyük adımlar.
Bunun teşhircilik olduğuna inanmıyorum. Çünkü insanlar akıllı, ilginç ya da bir adım ötesi seksi bulsun diye blog yazmıyorum. Ezelden beri var olan ve beynin içinde üşüşen düşünceleri bir yerlerde kalıcı tutma isteği. Üçüncü kişilerin varlığı bu savruk düşünceleri anlamlı kılıyor, bir yandan da dizginliyor. Birilerini bulmak zorunda değil bu yazılar ama birilerini bulabilme ihtimallerini düşünmek güzel. Okuduğum her yazıdan bir şeyler öğrenmek, en azından "insanları okuyabilmek" de güzel.
Kendi blogumuza sevgim arttıkça, başkalarının bloglarına da ilgim artıyor. Ordan oraya bir sürü insanın hayata dair tespitlerini görüyorum. Çok yakınımda duran insanlarda gördüğümden daha derin şeyler olduğunu görüyorum. Yani bloglar, facebooklar, henüz girememiş olsak da twitterlar aslında insanlık için küçük bireyler için büyük adımlar.
Bunun teşhircilik olduğuna inanmıyorum. Çünkü insanlar akıllı, ilginç ya da bir adım ötesi seksi bulsun diye blog yazmıyorum. Ezelden beri var olan ve beynin içinde üşüşen düşünceleri bir yerlerde kalıcı tutma isteği. Üçüncü kişilerin varlığı bu savruk düşünceleri anlamlı kılıyor, bir yandan da dizginliyor. Birilerini bulmak zorunda değil bu yazılar ama birilerini bulabilme ihtimallerini düşünmek güzel. Okuduğum her yazıdan bir şeyler öğrenmek, en azından "insanları okuyabilmek" de güzel.
2 Eylül 2009 Çarşamba
Hayatımın Aşkı
Yıllar önce kendi halimde arabamda giderken, neredeyse direksiyon hakimiyetime mal olacak bir şarkı çalmaya başladı. Yıldırım aşkıydı bizimkisi. Duyar duymaz benim için özel olduğunu anladım ve onunla tekrar karşılaşmak için aynı saatlerde arabada bulunup aynı frekansı açmaya dikkat ettim.
Belli ki o da hoşlanmış benden. Hep aynı yerde (araba oluyor burası, ya da radyo frekansı da olabilir) aynı saatlerde karşılaşmaya başladık. Zamanla birbirimize alışmaya başladık, daha adını bile bilmiyordum, çünkü şarkıları tanıtan adam beni onunla bir türlü tanıştırmıyordu. Ama birbirimize gayet aşinaydık, sonra seslerimiz birleşti ve daha adını bile bilmediğim bu güzel şarkıyı ve de söyleyeni, nerde duysam tanır hale geldim. Büyük aşk başlamıştı. Arabaya binerken heyecanlanıyordum, o sesi duymadan inesim gelmiyordu.
Derken, kader işte, ağlarını ördü ve beni gurbet ellere sürükledi.. Artık ne araba, ne radyo, ne de frekans vardı. Yalnızdım. Mutsuzdum. Hayatıma bir anda giren bu yabancı, bana kendini bir anda sevdirmişti ve ben onu belki de bir daha asla duyamayacaktım. Ta ki o sıradan geceye kadar. Gizemli (!) yollardan bir şarkıya ulaşmıştı o gece Esra. Merak etmiş belli ki, indirmiş, " bak sana bir şarkı dinleteceğim" dedi. Ve o an... Hayır, aylarca tanımadan aşk yaşadığım, köşe başlarında eşlik ettiğim şarkı değildi dinlettiği , ama o sesi nerde duysam tanırdım... Bu O'ydu.. Hemen bilgisayarın başına geçtim ve ismi okudum. "Akcent"... Adını "mıh" gibi aklımda tuttum.
Penceresiz Çatı Katımıza getirmişti aşkımı Esra. Bir arkadaştan daha ne beklersin ki, mutluydum artık, ona tekrar kavuşmuştum, hem bu sefer onu istediğim zaman görme, duyma, hissetme özgürlüğüne sahiptim. Resmen çıkıyorduk!!
Bir sır gibi sakladım onu Penceresiz Çatı Katında. Dışardan kimse Akcent'in varlığını bilmiyordu, resmen bana özeldi. Sonra döndük. Bir de baktım ayağa düşmüş, benim özelim, benim gecelerimi geçirdiğim aşkım, insanları kıçlarını attıra attıra oynatıyor. Gururum incindi. Resmen benim yanımda, uzakta, bana numara yapıyormuş, halbuki piçin tekiymiş. Kızlar mızlar.. Ayıp etti.
Bir de yancıları çıkmış, Stereo Love felan. Utanmadan beni kandırmaya çalışıyor bir de yancılarıyla.. Hoş, yancısı da destansı ama.. Anlayacağınız çok kırgınım, aldatıldım, kandırıldım, aptal yerine kondum, ama lanet olsun ki hala seviyorum... Hala dayanamıyorum O'na...
Hayydi o zaman bi Lover's Cry!
Belli ki o da hoşlanmış benden. Hep aynı yerde (araba oluyor burası, ya da radyo frekansı da olabilir) aynı saatlerde karşılaşmaya başladık. Zamanla birbirimize alışmaya başladık, daha adını bile bilmiyordum, çünkü şarkıları tanıtan adam beni onunla bir türlü tanıştırmıyordu. Ama birbirimize gayet aşinaydık, sonra seslerimiz birleşti ve daha adını bile bilmediğim bu güzel şarkıyı ve de söyleyeni, nerde duysam tanır hale geldim. Büyük aşk başlamıştı. Arabaya binerken heyecanlanıyordum, o sesi duymadan inesim gelmiyordu.
Derken, kader işte, ağlarını ördü ve beni gurbet ellere sürükledi.. Artık ne araba, ne radyo, ne de frekans vardı. Yalnızdım. Mutsuzdum. Hayatıma bir anda giren bu yabancı, bana kendini bir anda sevdirmişti ve ben onu belki de bir daha asla duyamayacaktım. Ta ki o sıradan geceye kadar. Gizemli (!) yollardan bir şarkıya ulaşmıştı o gece Esra. Merak etmiş belli ki, indirmiş, " bak sana bir şarkı dinleteceğim" dedi. Ve o an... Hayır, aylarca tanımadan aşk yaşadığım, köşe başlarında eşlik ettiğim şarkı değildi dinlettiği , ama o sesi nerde duysam tanırdım... Bu O'ydu.. Hemen bilgisayarın başına geçtim ve ismi okudum. "Akcent"... Adını "mıh" gibi aklımda tuttum.
Penceresiz Çatı Katımıza getirmişti aşkımı Esra. Bir arkadaştan daha ne beklersin ki, mutluydum artık, ona tekrar kavuşmuştum, hem bu sefer onu istediğim zaman görme, duyma, hissetme özgürlüğüne sahiptim. Resmen çıkıyorduk!!
Bir sır gibi sakladım onu Penceresiz Çatı Katında. Dışardan kimse Akcent'in varlığını bilmiyordu, resmen bana özeldi. Sonra döndük. Bir de baktım ayağa düşmüş, benim özelim, benim gecelerimi geçirdiğim aşkım, insanları kıçlarını attıra attıra oynatıyor. Gururum incindi. Resmen benim yanımda, uzakta, bana numara yapıyormuş, halbuki piçin tekiymiş. Kızlar mızlar.. Ayıp etti.
Bir de yancıları çıkmış, Stereo Love felan. Utanmadan beni kandırmaya çalışıyor bir de yancılarıyla.. Hoş, yancısı da destansı ama.. Anlayacağınız çok kırgınım, aldatıldım, kandırıldım, aptal yerine kondum, ama lanet olsun ki hala seviyorum... Hala dayanamıyorum O'na...
Hayydi o zaman bi Lover's Cry!
1 Eylül 2009 Salı
Merak Etmiyor musun?
Kafamı kurcalayan bazı sorular var... Aklıma geldikçe sorayım diyorum.
Örneğin;
Serdar Ortaç'ın şarkı sözleri ne anlama geliyor? Kalbimiz zaten solda ya, kalbimizin en solunda olan birisi daha daha mı değerli oluyor mesela??
Bir de şu var aklımda, bu izdivaç programlarında evlenenler program sunucusuna ve ekipe davetiye yolluyorlar mı? Eğer yolluyorlarsa da ekipcene gidiyor mu bu insanlar? Garip...
Merak güzel şey doğrusu, ama daha güzel olan birşey varsa o da hemen cevap bulmak, demiş ünlü düşünür.
Örneğin;
Serdar Ortaç'ın şarkı sözleri ne anlama geliyor? Kalbimiz zaten solda ya, kalbimizin en solunda olan birisi daha daha mı değerli oluyor mesela??
Bir de şu var aklımda, bu izdivaç programlarında evlenenler program sunucusuna ve ekipe davetiye yolluyorlar mı? Eğer yolluyorlarsa da ekipcene gidiyor mu bu insanlar? Garip...
Merak güzel şey doğrusu, ama daha güzel olan birşey varsa o da hemen cevap bulmak, demiş ünlü düşünür.
31 Ağustos 2009 Pazartesi
benim kristal elmam
Staj beni bitirdi. Popüler kültürden nasibini almış bir bünye olarak, iyi-kötü yeni çıkan diziydi, programdı ve en eğlencelisi reklamdı her zaman bir fikrim olurdu. Bu aralar yaşadığım cehaleti silmek adına televizyonu açtım, şaşırdım. Bu yazımı reklamlara ayırıyorum (bana neyse artık)
"Pepsi yaşatır seni, pepsi!!!"
Reklamcılık sektörü bu kadar almış başını gidiyor. Mesela Cappy limonata gibi dünya tatlısı bir jingle dönüyor radyo ve televizyonlarda (evet sırf bu şarkı için, gidip alıcam o limotayı ben). Ama gel gör ki pepsi hedef kitlesini Seda Sayan üzerinden belirliyor. Aslına bakarsanız, nacizane sorguladığım bir kaç nokta varç Türkiye'nin en güvenilir kadını olmak, acaba Pepsi'nin tüm ev hanımlarını marketlere koşturmasına yetiyor mu? Ya da ne biliyim yurtdışı kampanyalarında Beyonce, Britney Spears gibi isimleri kullanmış olan Pepsi, Türkiye'de bu şarkıcıların dengi olarak Seda Sayan'ı mı görüyor?
Hadi Seda Sayan sempatik. Peki Turkcell reklamındaki dünya iticisi kızları ne yapacağız?
"Merak ne güzel şey, güzel şey merak!"
Böyle ifadesiz, böyle anlamsız bir mimikler. Uyuz uyuz elbiseler, saçlar... Reklamcılık sektörü 3Gyi özümseyememiş bu belli ama Turkcell'in bile bi,le kötü reklam kastığına inanıyorum, hani iyisi kötüsü olmaz bu işin diyerekten. Maksat merak yaratmak. Ama gelin görün ki yaratıcılık olmadıktan sonra kimsede kalıcı bir merak yaratabileceğini sanmıyorum.
Çünkü bir yerlerde birileri bu işi iyi beceriyor. Okey, İstanbul'da gördüğüm billboardlarda olayı çözmüş Düşmek üzere olan bir işçinin 2 boyutlu olarak görüldüğü afişlerde "bana bişey olmaz demeyin" sloganını kullanmışlar. Zekice. Hoş, bugün arkadaşımın uyarısıyla biraz bozulduğum bir konu var ama neyse... Neden bu 2 boyutlu reklam işine Ankara'yı layık görmemişler anlayamadım. Bilemiyorum ama 3 haftalık İstanbul deneyimim beni bir Ankara aşığı yaptı ve alınganlaşmış olabilirim.
Kendimize not: Adı değiştirebiliriz bence de zira gitgide konsept dışı kaldık adımıza göre...
23 Ağustos 2009 Pazar
"20 yıl sonra" , After Raşitizm.
Geçenlerde birkaç arkadaşla muhabbet ediyorduk. Sohbet bloglara geldi, nasıl geldi hatırlamıyorum, çabalarsam da burayı ayrıntı kirliliğine boğarım, hoş olmaz. Fikirlerine değer verdiğim dostlarımdan biri şöyle bir demeç verdi: " Abi, en tiksindiğim şey de, bi bloğu takip edersin, seversin, ama adam yirmi yılda bir yazar ya... Yani hiç yazma daha iyi.." O ana kadar muhabbete katılmamıştım, tam o lafı duyunca, sanki annesine laf edilmiş yağız bir delikanlı gibi yerimde rahatsız kıpırdanmalar yaşadım, baya bi üstüme alındım, sonra da bozulmuş ses tonuyla arada tekleyerek " ıııkkkh ...niye öyle ...ııkkkh ...diyosun abi??" diyebildim sadece.. Sonra da hiç bi muhabbete katılamadım, aklımda yankılanan o içses yine peşimi rahat bırakmadı "sen de onlardansıııııın, hiç yazma daha iyiiiiii... ", sonra bir anne çığlığı "hemen eve dön, bişeyler yaz." Ama o kadar tembelim ki işte, o hislerime rağmen üstünden zaman geçti de anca yazıyorum.
O zaman tipik "20 yıl sonra" siyah ekranı üzerine beyaz ve mistik bir puntoyla yazılan o yazıları geçeyim.
Pınar ve Esra 10 Temmuz 2009'da Penceresiz Çatı Katı'na, ve de haliyle Belçika'ya veda ederler...
Pınar'ın valizi 30, Esra'nın valizi ise 25 kilodur...
El bagaj sayısı ikisinde de en az dörttür.. Uzaktan bakanlar Cevat Kelle geliyor sanarlar...
Yanlarında sadece 5 Euro olduğu için Duty Free'ye kaçamak bakışlar fırlatarak, yavaşça uzaklaşırlar...
Ne Esra, ne de Pınar, ikisi de evlenmezler..*
Neyse, şu andan itibaren kendim için radikal kararlar aldım ve "o insanlardan" olmamaya karar verdim, Esra için de alayım diyorum bu kararı bakalım kendisi ne diyecek. Sonuç olarak, biz döndük, yollar büyüdü, evler büyüdü (üç oda bir salon ayıptır söylemesi) he bi de pencereler büyüdü en önemli nokta o.. Hatta abartıyorum ve balkonumuz bile var diyorum.. Şu durumda acaba bloğun ismini değiştirmeli miyim? Sadık mı kalmalıyım? Değiştirirsem ne yapmalıyım? Hadi bi el atın ( bu lafım salça'ya)...
* Sizce hangimiz Jane Austen?
O zaman tipik "20 yıl sonra" siyah ekranı üzerine beyaz ve mistik bir puntoyla yazılan o yazıları geçeyim.
Pınar ve Esra 10 Temmuz 2009'da Penceresiz Çatı Katı'na, ve de haliyle Belçika'ya veda ederler...
Pınar'ın valizi 30, Esra'nın valizi ise 25 kilodur...
El bagaj sayısı ikisinde de en az dörttür.. Uzaktan bakanlar Cevat Kelle geliyor sanarlar...
Yanlarında sadece 5 Euro olduğu için Duty Free'ye kaçamak bakışlar fırlatarak, yavaşça uzaklaşırlar...
Ne Esra, ne de Pınar, ikisi de evlenmezler..*
Neyse, şu andan itibaren kendim için radikal kararlar aldım ve "o insanlardan" olmamaya karar verdim, Esra için de alayım diyorum bu kararı bakalım kendisi ne diyecek. Sonuç olarak, biz döndük, yollar büyüdü, evler büyüdü (üç oda bir salon ayıptır söylemesi) he bi de pencereler büyüdü en önemli nokta o.. Hatta abartıyorum ve balkonumuz bile var diyorum.. Şu durumda acaba bloğun ismini değiştirmeli miyim? Sadık mı kalmalıyım? Değiştirirsem ne yapmalıyım? Hadi bi el atın ( bu lafım salça'ya)...
* Sizce hangimiz Jane Austen?
9 Temmuz 2009 Perşembe
bu gece son!
Bugün penceresiz çatı katındaki son gecemizdi.
Unutmamak istediğim bir geceydi. Somut bir anlamı yoktu hatta oldukça beter bir haldeydi. Diğer ba
şka akşamlar gibi kahkaha sesleri duyulmuyordu bu gece. Ağlamıyorduk da (eve girdiğine inandığımız anofele rağmen). Ama mahzun gibiydik. Bir şeyleri geride bırakan insanların mahzunluğu... Çılgın bir erasmus fanı olduğumdan değil de bir daha bu yaşta bu evde bu insanlarla olmayacak olmanın mahzunluğu... Koştuğumun farkında olmadığım onca yaşımdan sonra durulduğuma inandığım ve huzurlu olduğum bu evden şimdi gidiyorum. Dünyanın en saçma yataklarından "dökülelim su gibi yar eline..." danslarıyla uyanmayacağız artık. Sarhoş gecelerde "tchiki tchiki" şarkılarıyla bu kat inlemeyecek. Karşılıklı sofanın iki yanında otururken hiç konuşmayıp msnde birbirimize bişiler yazdığımız o garip zamanlar da gene bu evde kalacak.
Ama biz gene güzel olacağız.
Hasretle beklediğim o şehire ve onu bu kdr özlenesi kılan insanlara kavuşacağım.
Ama Orayı özlediğim onca zamandan sonra şimdi burayı özleyecek olma düşüncesi sadece çok garip!
Unutmamak istediğim bir geceydi. Somut bir anlamı yoktu hatta oldukça beter bir haldeydi. Diğer ba
Ama biz gene güzel olacağız.
Hasretle beklediğim o şehire ve onu bu kdr özlenesi kılan insanlara kavuşacağım.
Ama Orayı özlediğim onca zamandan sonra şimdi burayı özleyecek olma düşüncesi sadece çok garip!
12 Mayıs 2009 Salı
besame besame

Belçika'dayız diye kendimizi baskı altında hissediyoruz... Buraya gelirken herkes bize şu tarz emirlerde bulundu
-Abiii Belçika yaa, Avrupa'nın göbeği resmen, her yeri gezin tamam mı? her hafta gezin her yere gidin mutlaka
-ohaa be Belçika'da bi bok yok ama yeri çok güzel valla bütün Avrupa'yı bitirip gelirsiniz.. ne güzel..
Bu sözler geceleri rüyama girer oldu, bilinçaltımda, rüyalarımda içsesim gelip gelip "Pınaaar, ne kadar gezdiiin, öteki tarafa ne hesaplar vericeksiin, bak Brüksel'de uyuyosun bu gece deee, halbukii orda insanlar sana nereleri gezdin diyecekleeer" diyor... Yine böyle bir gecenin akabinde kan ter içinde uyanarak Esra'ya gittim, "çabuk kalk ucuz bilet bakıyoruz, gezicez" ve hani derler ya ilk uçakla geliyorum diye, biz de ilk ucuz biletle İspanya'ya gittik...
Madrid'le başladık gezmeye, çok farklı geldi o memleket bize, burdaki yancı Fas'lılar, "canabis canabis" diye yanına yaklaşan gece kadar kara Afrikalılar, "kız zilli, Türkçe konuşuyon da niye beni duymazdan geliyon" diye azarlayan gurbetçi Türk delikanlıları orada yoktu.. Rahat rahat gezdik, sangria'nın çaktırmadan sarhoş eden gücüyle cebelleştik, her gece sangriayla olan savaşımızı kaybettik, flamenko yapan daş ablaları izleyip hayatta bir hiç olduğumuza karar verdik...
Sonra Barcelona'ya geçtik... Ne yalan söyleyeyim Madrid bende daha sempatik bir hava bıraktı, daha bir Ankarasal olmasından kaynaklanabilir, bir Ankara aşığı olarak Madrid'de de yaşayabilme kapasitem olduğuna karar verdim, Barcelona bildiğin bizim Antalya.
Barcelona büyük dediler, yürüyerek gezerseniz çok vakit kaybedersiniz dediler, dinledik, turistik otobüslerin tepesinde kulağımızda kulaklık capon turistler gibi Gaudi'nin şekerleme tadındaki evlerinin fotoğraflarını çektik. Sonra Barcelona bize kazık attı, otobüsün tepesindeyken yağmur başladı, muavin kadın da bizi aşağı almadı doluymuş diye.. Götümüz donsa da ölümüne turistlik gururunu koruduk ve fotoğraf çekimlerimize devam ettik. Ama benim içim rahat etmedi inerken otobüsten muavin kadına çemkirdim, bağırdım, sağol abla zatürre ettin bizi dedim, o da rica ederim dedi ne desin.. İçimde patlamadı mı, patladı.
Son gün plajda kendimizi kaybetmemizle Barcelona kendini affettirdi, yüzümüzde "evet, artık Belçika'nın jeopolitik konumunun önemini kullanmak adına bir adım daha attık" gururuyla penceresiz çatı katımıza döndük.
Not: Sokaklarda "Besamee besamee" diye şarkı söyleyerek geziyorduk, tavsiyem, anlamını bilmediğimiz şarkı sözlerini öyle mal mal söylemicez, acımazlar..
22 Mart 2009 Pazar
Bu bebeğe hayran olunur(!)

Facebook beni korkutuyor. Artık korkutuyor en azından. Bir çok gereksiz şey işgal ediyor sayfamı. Haliyle farkediyorum ki tüm bunlar yakınımızda, bir friend list kadar yakınımızda... Daha fazla bebek videosu konulmasın mesela. Büyümüş de küçülmüş gibi konuşan ya da küfreden bebekler tatlı değildir. Hayır, itici! Keza 50 kiloluk 3 yaşındaki bebekler de çok şeker değildir. Hasta onlar, obez!
(sonradan gelen edit)
daha açık bir örnek için:
http://www.facebook.com/home.php?ref=home#/video/video.php?v=1135757473079&ref=nf
21 Mart 2009 Cumartesi
yavşak şehir Amsterdam
Hani her Türk gencinin hayalidir Amsterdam'a gitmek. Biz de bu anlamsız furyanın içinde yerimizi almışız farkında olmadan.
"Abiii ülke çok özgür lan, ne biliim redlight efendime söyliim sonra ot mot, yani daha ne istersin ki ful eğlenceeee" laflarını zaman içinde bilinçaltımıza yerleştirip gizli bir hedef belirlemişiz kendimize : Amsterdam'a git! Gitmek istediğini pek çaktırma, cool ol, ama mutlaka git!
İşte nacizane penceresiz çatı katındaki evimize taşınınca gitme fırsatımız oldu. Evet, bir hedefimizi daha gerçekleştirmiştik.
Amsterdam =Rezalet!
Ulan !! Şehirde biraz estetik olur yahu ben böyle kepazelik görmedim. Zamanında üst düzey elemanlar oturmuşlar demişler ki "efendim bizim şehirde bi bok yok, ama turizm yapmak istiyoruz, napalım?" Bir dahi de ortaya "Porno'ya ne dersiniz" fikrini ortaya atmış. İyi halt etmiş dedirtti şehirde geçirdiğimiz zor dakikalar bize..
Hani tamam kız milletiyiz, vitrinlerde kıyafet gibi sergilenen koca memeli kızlar pek ilgimizi çekmez, o açıdan tepkimiz doğal karşılanabilir bazı kesimler tarafından, ama yahu şu da bilinsin : kızlar da erotizm sever! Bari biraz erotizm estetiğinde tutsalarmış şehri, köprü demirleri bile dildo şeklinde olmasaymış keşke...Hardcore porno sevenlere için birebir gençler,dehşetengiz turizm! Bu tarz serzenişlerle de olsa evet, sokak sokak gezdik Amsterdam'ı, tüm doğal kaynaklarından yararlandık, ama onaylamıyoruz, haşaa.
Şimdi memlekete döncez, heyecanlı ve meraklı gözler Amsterdam nasıldııı diye sorucaklar. Ne mi dicez?
"OOOOLUUUUM İNANILMAZ EĞLENCE, BÖYLE ÖZGÜR ORTAM YOK, GİT VE ORTAMIN.."
20 Mart 2009 Cuma
deneme bir ki
bu bir deneme kaydıdır.
bence anthony (anthony and the johnsons) nina simone'un operasyona uğramış hali. kandırıyolar öldü 2003 yılında diye. külliyen yalan.
bu bir deneme yazısı.
deniyorum.
denedim.
bence anthony (anthony and the johnsons) nina simone'un operasyona uğramış hali. kandırıyolar öldü 2003 yılında diye. külliyen yalan.
bu bir deneme yazısı.
deniyorum.
denedim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
