31 Ağustos 2009 Pazartesi

benim kristal elmam


Staj beni bitirdi. Popüler kültürden nasibini almış bir bünye olarak, iyi-kötü yeni çıkan diziydi, programdı ve en eğlencelisi reklamdı her zaman bir fikrim olurdu. Bu aralar yaşadığım cehaleti silmek adına televizyonu açtım, şaşırdım. Bu yazımı reklamlara ayırıyorum (bana neyse artık)

"Pepsi yaşatır seni, pepsi!!!"

Reklamcılık sektörü bu kadar almış başını gidiyor. Mesela Cappy limonata gibi dünya tatlısı bir jingle dönüyor radyo ve televizyonlarda (evet sırf bu şarkı için, gidip alıcam o limotayı ben). Ama gel gör ki pepsi hedef kitlesini Seda Sayan üzerinden belirliyor. Aslına bakarsanız, nacizane sorguladığım bir kaç nokta varç Türkiye'nin en güvenilir kadını olmak, acaba Pepsi'nin tüm ev hanımlarını marketlere koşturmasına yetiyor mu? Ya da ne biliyim yurtdışı kampanyalarında Beyonce, Britney Spears gibi isimleri kullanmış olan Pepsi, Türkiye'de bu şarkıcıların dengi olarak Seda Sayan'ı mı görüyor?

Hadi Seda Sayan sempatik. Peki Turkcell reklamındaki dünya iticisi kızları ne yapacağız?

"Merak ne güzel şey, güzel şey merak!"

Böyle ifadesiz, böyle anlamsız bir mimikler. Uyuz uyuz elbiseler, saçlar... Reklamcılık sektörü 3Gyi özümseyememiş bu belli ama Turkcell'in bile bi,le kötü reklam kastığına inanıyorum, hani iyisi kötüsü olmaz bu işin diyerekten. Maksat merak yaratmak. Ama gelin görün ki yaratıcılık olmadıktan sonra kimsede kalıcı bir merak yaratabileceğini sanmıyorum.

Çünkü bir yerlerde birileri bu işi iyi beceriyor. Okey, İstanbul'da gördüğüm billboardlarda olayı çözmüş Düşmek üzere olan bir işçinin 2 boyutlu olarak görüldüğü afişlerde "bana bişey olmaz demeyin" sloganını kullanmışlar. Zekice. Hoş, bugün arkadaşımın uyarısıyla biraz bozulduğum bir konu var ama neyse... Neden bu 2 boyutlu reklam işine Ankara'yı layık görmemişler anlayamadım. Bilemiyorum ama 3 haftalık İstanbul deneyimim beni bir Ankara aşığı yaptı ve alınganlaşmış olabilirim.

Kendimize not: Adı değiştirebiliriz bence de zira gitgide konsept dışı kaldık adımıza göre...

23 Ağustos 2009 Pazar

"20 yıl sonra" , After Raşitizm.

Geçenlerde birkaç arkadaşla muhabbet ediyorduk. Sohbet bloglara geldi, nasıl geldi hatırlamıyorum, çabalarsam da burayı ayrıntı kirliliğine boğarım, hoş olmaz. Fikirlerine değer verdiğim dostlarımdan biri şöyle bir demeç verdi: " Abi, en tiksindiğim şey de, bi bloğu takip edersin, seversin, ama adam yirmi yılda bir yazar ya... Yani hiç yazma daha iyi.." O ana kadar muhabbete katılmamıştım, tam o lafı duyunca, sanki annesine laf edilmiş yağız bir delikanlı gibi yerimde rahatsız kıpırdanmalar yaşadım, baya bi üstüme alındım, sonra da bozulmuş ses tonuyla arada tekleyerek " ıııkkkh ...niye öyle ...ııkkkh ...diyosun abi??" diyebildim sadece.. Sonra da hiç bi muhabbete katılamadım, aklımda yankılanan o içses yine peşimi rahat bırakmadı "sen de onlardansıııııın, hiç yazma daha iyiiiiii... ", sonra bir anne çığlığı "hemen eve dön, bişeyler yaz." Ama o kadar tembelim ki işte, o hislerime rağmen üstünden zaman geçti de anca yazıyorum.

O zaman tipik "20 yıl sonra" siyah ekranı üzerine beyaz ve mistik bir puntoyla yazılan o yazıları geçeyim.

Pınar ve Esra 10 Temmuz 2009'da Penceresiz Çatı Katı'na, ve de haliyle Belçika'ya veda ederler...

Pınar'ın valizi 30, Esra'nın valizi ise 25 kilodur...

El bagaj sayısı ikisinde de en az dörttür.. Uzaktan bakanlar Cevat Kelle geliyor sanarlar...

Yanlarında sadece 5 Euro olduğu için Duty Free'ye kaçamak bakışlar fırlatarak, yavaşça uzaklaşırlar...

Ne Esra, ne de Pınar, ikisi de evlenmezler..*

Neyse, şu andan itibaren kendim için radikal kararlar aldım ve "o insanlardan" olmamaya karar verdim, Esra için de alayım diyorum bu kararı bakalım kendisi ne diyecek. Sonuç olarak, biz döndük, yollar büyüdü, evler büyüdü (üç oda bir salon ayıptır söylemesi) he bi de pencereler büyüdü en önemli nokta o.. Hatta abartıyorum ve balkonumuz bile var diyorum.. Şu durumda acaba bloğun ismini değiştirmeli miyim? Sadık mı kalmalıyım? Değiştirirsem ne yapmalıyım? Hadi bi el atın ( bu lafım salça'ya)...

* Sizce hangimiz Jane Austen?