Bir yazı buldum bugün köşelere bir yerlere atılmış bir defterin arasında. Ben yazmışım belli ki, ama ne zaman yazdığımı, kime yazdığımı, nerede yazdığımı hiç mi hiç hatırlamıyorum. Çok düşündüm, dedim ulan sana bu yazıyı yazdıran adamı nasıl unutursun yazıklar olsun, gerçekten baya sağlam ayran gönüllüymüşüm. Neyse, kişi-zaman-mekan bunalımları dışında düşünürsek baya hoşuma gitti yazı. Paylaşmak istedim.
Bugün O'nu gördüm. Biraz sohbet ettik, mutluluk vericiydi, o kadar istedim ki o an O'na ait olmayı, gelip elimden tutmasını, beni bekliyor olmasını.
Belki birgün bunlar da olur. Bir akşam soğuk bir sınav çıkışında beni o bankta bekliyor olur ve ben çıkınca elele huzurlu bir yürüyüşe çıkarız. Güleriz, konuşuruz, paylaşırız, dertleşiriz, dinleriz... ve sonra beni arabama bırakır, ertesi gün görüşeceğimizi bilerek huzurlu ve tanıdık bir öpücükle ayrılırım O'ndan. Eve geldiğimde beni merak edip aramış olduğunu görürüm, ararım. On, onbeş dakika konuşuruz, sonra kapatırız. O işiyle ilgilenir, ben işimle. Yatmadan önce biraz mesajlaşır, sonra dünyanın en huzurlu uykusuna dalarız, rüyalarda buluşmak üzere...
Belki birgün bunlar da olur...
diye bitiyor. Hayır, hafızam beni baya korkutuyor genel yargım bu. Bu kadarı da unutulmaz ama yuhh bee!
28 Eylül 2009 Pazartesi
27 Eylül 2009 Pazar
son dakika
Profil pikçırında kafan kocaman diyince MaryJane güler, ben de onu neden sevdiğimi anlarım.
Yakışmaz mı güneş bu şehre
Şehirler ve insanlar arasında organik bir bağ var. Etkilendiğimiz, etkilediğimiz ve aidiyet hissi uyandıran o bağ... Dün dünyanın en sıradan akşamlarından birinde bu şehrin sokaklarını yürürken, eskiden başka masalarında başka insanlarla oturulmuş mekanlarında ve tanıdık yüzleri etrafımızdayken ben gene Ankara'yı ne kadar sevdiğimi düşündüm. 7 yıl kadar önce olması lazım yani biz birer lise öğrencisi bile değildik galiba Zişan'la gene orada yürüyorduk. Yaklaşık 1 yıl kadar önce aynı yerde kalabalık ve şen kahkahalı bir masada MaryJane'in ergen gecesini hatırladım. Kokoreç kokularıyla yer bulamamaktan oturduğumuz profesörün eskiden en leşinden bir meyhane olduğu aklıma geldi. Böyle bazı önemsiz detaylar vardır ya yaşarken farketmediğimiz ama hatırlayınca çok değerli olan işte bütün o detaylarda Ankara'nın ne kadar da büyük rolü vardı ve bizim ilişkimiz ne kadar derin ve eskiydi...
Dünden Kalmayım.
Dün oldukça enteresan bir gece geçirdim. Geceye zaten niyeti bozarak başlamıştım beş dakikada bir " ben bu gece sarhoş olucaam" nidaları atarak. Önce dört arkadaş Getto'ya gittik- gerçi orası artık Getto değilmiş gecenin merak edilen konularından biri el değiştirip değiştirmediğiydi. Orada biraz demlendik, zaten öncesi de vardı. Aslında o sıralar sarhoş olma gibi bir amacım yoktu ama baktım bu gece sarhoşluğuma ne polis karışabilir ne de direksiyon, o an gözlerim parladı ve niyeti bozdum.
Sadece içki değildir insanın başını döndüren aslında bunu farkettim. Kahkahalar koparttığın bir masa, karşındakini o an dünyadaki en önemli şey onun anlattığı şeymişçesine dinlemek, sohbetin beş saniye bile olsun tıkanmaması, yan masada sekiz yıl çıktığın, evlenmek üzere olduğun ve en yakın arkadaşınla seni aldatmış eski sevgilin bile oturuyor olsa asla farketmeyeceğin bir konsantrasyon ...(kuyruk acım varmış gibi oldu ama yok aslında, sadece mübalağa sanatını kullanmak istedim ) Bunlar insanın keyfine keyif, ve baş dönmesine şiddet katan şeyler... Dün de böyle bir ortamla başladım geceye.
Sonra mekan değiştirmek istedik. Getto'nun müzikleri bana annemle kavga edip evi terk etmek istediğim zamanları hatırlattı bi efkarlandım :) Derken karşımıza gecelerimizi muazzamlığıyla süsleyen o güzel minibüs çıktı -Bekir Abi'nin Nohut Pilavcısı. Hemen abandık tabi. Sonra Cumartesi akşamı olmasından kelli her köşede tanıdıkları görülmeye başlandı, tayfamız büyüdü,çeşitlendi, eğlence katsayımız arttı.
Hemen köşede gördüğüm sarhoş bir arkaşımı kendine getirdikten sonra içmeye devam ettik. Gece çok güzel devam ediyordu. Müzikler insanın daha çok içine işler ya, hani kahkahalar gereğinden fazla uzar, insanlar birbirlerine "ben seni ilk tanıdığımda" kalıbıyla başlayan cümleler kurar, cümlelerin başı unutulur, gülünür, gülünür... İşte aylar sonra bu mutluluğu yaşıyordum.
E gecenin ne kadar güzel oldğunu anlattıkan sonra enteresan olmasını sağlayan duruma geçeyim. Aynı yerde oturduğum arkadaşlarımla eve döneceğiz, plan bu, saat de epey geç olmuş. Arabayı kullanacak olan arkadaşımız sadece bir tane bira içti, temkinliydik. Cumartesi akşamı, kızılay üzerinden geçiyoruz, her şey olabilirdi.
Bense düz yolda yürüyemeyecek haldeydim, gerçekten uzun zamandır hiç böyle sarhoş olmadım, billboard'lara sarılıyorum, bacağıma bira dökülmüş "işemediiiim" diye bağırıyorum, kendimi insanların kollarına atıyorum, bilimum sarhoş insan hareketleri işte, bilirsin.
Arabaya bindik, sakince ilerliyoruz. Kızılay'a girerken yanyana dizilmiş on tane Polis arabası bizi karşıladı. Güzel bir geçitti doğrusu. Etkilendim. Arkadaşın sadece 60 promili çıktı vee arabaya el konuldu. Sonra benim sarhoş kafayla Polis memurlarından birine "İsminizi bahşeder misiniz acaba?" girişli bir saatlik konuşmam başladı. Sarhoşken gerçekten iyi bir oyuncu olurmuş insan. Annemle babamın sorunları, aslında benim hiç alkol kullanmayıp sadece bu akşam dertli olduğum içn iki tane bira içmem, arkadaşıma da zorla bir tane içirip sonra çok pişman olmam. Bütün bunların üstüne bir de ağlamaya başladım. Polis memuru peçete verdi, çok üzüldü benim için, "keşke senin güzel gözlerin için birşeyler yapabilsem ama benim de ayağımı kaydırırlar" dedi, ve sonuç olarak hiiiç bişey yapmadı. Hayatımda Polisle konuştuğum bütün zamanları toplasak, dün geceki süreden az çıkardı. Ama yemedi işte.
Ben de kendimi tatlı dille herşeyi çözerim sanıyordum. Anca peçete verdi. Napayım ben peçeteyi! Başım çok ağrıyor. Deniz şu akşamdan kalmalığı geçiren ilaç neydi??
Sadece içki değildir insanın başını döndüren aslında bunu farkettim. Kahkahalar koparttığın bir masa, karşındakini o an dünyadaki en önemli şey onun anlattığı şeymişçesine dinlemek, sohbetin beş saniye bile olsun tıkanmaması, yan masada sekiz yıl çıktığın, evlenmek üzere olduğun ve en yakın arkadaşınla seni aldatmış eski sevgilin bile oturuyor olsa asla farketmeyeceğin bir konsantrasyon ...(kuyruk acım varmış gibi oldu ama yok aslında, sadece mübalağa sanatını kullanmak istedim ) Bunlar insanın keyfine keyif, ve baş dönmesine şiddet katan şeyler... Dün de böyle bir ortamla başladım geceye.
Sonra mekan değiştirmek istedik. Getto'nun müzikleri bana annemle kavga edip evi terk etmek istediğim zamanları hatırlattı bi efkarlandım :) Derken karşımıza gecelerimizi muazzamlığıyla süsleyen o güzel minibüs çıktı -Bekir Abi'nin Nohut Pilavcısı. Hemen abandık tabi. Sonra Cumartesi akşamı olmasından kelli her köşede tanıdıkları görülmeye başlandı, tayfamız büyüdü,çeşitlendi, eğlence katsayımız arttı.
Hemen köşede gördüğüm sarhoş bir arkaşımı kendine getirdikten sonra içmeye devam ettik. Gece çok güzel devam ediyordu. Müzikler insanın daha çok içine işler ya, hani kahkahalar gereğinden fazla uzar, insanlar birbirlerine "ben seni ilk tanıdığımda" kalıbıyla başlayan cümleler kurar, cümlelerin başı unutulur, gülünür, gülünür... İşte aylar sonra bu mutluluğu yaşıyordum.
E gecenin ne kadar güzel oldğunu anlattıkan sonra enteresan olmasını sağlayan duruma geçeyim. Aynı yerde oturduğum arkadaşlarımla eve döneceğiz, plan bu, saat de epey geç olmuş. Arabayı kullanacak olan arkadaşımız sadece bir tane bira içti, temkinliydik. Cumartesi akşamı, kızılay üzerinden geçiyoruz, her şey olabilirdi.
Bense düz yolda yürüyemeyecek haldeydim, gerçekten uzun zamandır hiç böyle sarhoş olmadım, billboard'lara sarılıyorum, bacağıma bira dökülmüş "işemediiiim" diye bağırıyorum, kendimi insanların kollarına atıyorum, bilimum sarhoş insan hareketleri işte, bilirsin.
Arabaya bindik, sakince ilerliyoruz. Kızılay'a girerken yanyana dizilmiş on tane Polis arabası bizi karşıladı. Güzel bir geçitti doğrusu. Etkilendim. Arkadaşın sadece 60 promili çıktı vee arabaya el konuldu. Sonra benim sarhoş kafayla Polis memurlarından birine "İsminizi bahşeder misiniz acaba?" girişli bir saatlik konuşmam başladı. Sarhoşken gerçekten iyi bir oyuncu olurmuş insan. Annemle babamın sorunları, aslında benim hiç alkol kullanmayıp sadece bu akşam dertli olduğum içn iki tane bira içmem, arkadaşıma da zorla bir tane içirip sonra çok pişman olmam. Bütün bunların üstüne bir de ağlamaya başladım. Polis memuru peçete verdi, çok üzüldü benim için, "keşke senin güzel gözlerin için birşeyler yapabilsem ama benim de ayağımı kaydırırlar" dedi, ve sonuç olarak hiiiç bişey yapmadı. Hayatımda Polisle konuştuğum bütün zamanları toplasak, dün geceki süreden az çıkardı. Ama yemedi işte.
Ben de kendimi tatlı dille herşeyi çözerim sanıyordum. Anca peçete verdi. Napayım ben peçeteyi! Başım çok ağrıyor. Deniz şu akşamdan kalmalığı geçiren ilaç neydi??
25 Eylül 2009 Cuma
Wild is the Wind
Hani bazı şarkılar olur. Bir süre o kadar çok dinlersin ki, ilerde ne zaman tesadüfen o şarkı çalmaya başlasa o dönem gelir aklına. Alır götürür seni. Tam geçmişteki o anlarda hissettiklerini hissedersin, hatta şarkıyı dinlerken gördüğün görüntüler bile gelir gözünün önüne. Benim gözümün önüne de geliyor...
Benim yatağım ve habitatım ( odam demiyorum çünkü penceresiz çatı katımızda tek oda banyoydu, 1 artı 1 bile diyemezsin) evimizin miniminnacık buzlu penceresinin tam altındaydı. (evet pencere diyebileceğimiz bir oluşum vardı; fakat "pencere"kelimesinin iki özelliği olan "hava alma aracı" ve "güneş geçirmeye yarayan açıklık" anlamlarına tekabül etmeyen bir oluşumdu)
Benim gözümün önüne gelen görüntü ve etrafımdaki ortam şu. Esra uyumuş. Ben de kulağımda kulaklık tepemdeki pencerevari oluşuma gözlerimi dikmişim, doğal olarak yağmur damlacıkları düşüyor, müziğin arkasından tıkır tıkır seslerini duyuyorum, yavaşça aşağı doğru akışını seyrediyorum, ne düşündüğüm ise muamma.
Sonra uyuyorum. Belli belirsiz bir uyuma ama. Rüyamda söyleyemediklerimi, dilimin varmadıklarını söylüyor, kendimi avutuyorum. Sonra yine belli belirsiz bir uyanma. Şarkı devam ediyor... Acaba kaç kere çaldı ben içimdekileri söylerken. Bilmiyorum. Esra uyuyor. Bu sefer pencereye nispeten açık mavi bir renk vurmuş. Galiba güneşin damlaları akıyor artık pencereden. Ben söyleyemediklerimi, soramadıklarımı rüyalarla avutmuş olmanın haksız rahatlığını yaşarken, şarkı hala devam ediyor...
İşte böyle... Aradan hatrı sayılır bir süre geçmesine rağmen birden çalmaya başlayan bu şarkının beni aynen o ana götürmesi ilginç.. Biraz da korkutucu. Bazı hisler, durumlar unutulmuyormuş hakkaten. Unutulan bir şeyi, bir iki nota, üç dakikada aynı yoğunlukta yaşatabilir mi? Sanmam...
Benim yatağım ve habitatım ( odam demiyorum çünkü penceresiz çatı katımızda tek oda banyoydu, 1 artı 1 bile diyemezsin) evimizin miniminnacık buzlu penceresinin tam altındaydı. (evet pencere diyebileceğimiz bir oluşum vardı; fakat "pencere"kelimesinin iki özelliği olan "hava alma aracı" ve "güneş geçirmeye yarayan açıklık" anlamlarına tekabül etmeyen bir oluşumdu)
Benim gözümün önüne gelen görüntü ve etrafımdaki ortam şu. Esra uyumuş. Ben de kulağımda kulaklık tepemdeki pencerevari oluşuma gözlerimi dikmişim, doğal olarak yağmur damlacıkları düşüyor, müziğin arkasından tıkır tıkır seslerini duyuyorum, yavaşça aşağı doğru akışını seyrediyorum, ne düşündüğüm ise muamma.
Sonra uyuyorum. Belli belirsiz bir uyuma ama. Rüyamda söyleyemediklerimi, dilimin varmadıklarını söylüyor, kendimi avutuyorum. Sonra yine belli belirsiz bir uyanma. Şarkı devam ediyor... Acaba kaç kere çaldı ben içimdekileri söylerken. Bilmiyorum. Esra uyuyor. Bu sefer pencereye nispeten açık mavi bir renk vurmuş. Galiba güneşin damlaları akıyor artık pencereden. Ben söyleyemediklerimi, soramadıklarımı rüyalarla avutmuş olmanın haksız rahatlığını yaşarken, şarkı hala devam ediyor...
İşte böyle... Aradan hatrı sayılır bir süre geçmesine rağmen birden çalmaya başlayan bu şarkının beni aynen o ana götürmesi ilginç.. Biraz da korkutucu. Bazı hisler, durumlar unutulmuyormuş hakkaten. Unutulan bir şeyi, bir iki nota, üç dakikada aynı yoğunlukta yaşatabilir mi? Sanmam...
23 Eylül 2009 Çarşamba
Bugün Yazasım Var
İnsanları üzmemek lazım. Onların içinde doldurulmayacak boşluklar bırakmamak lazım. Bunlar ayıp şeyler.
ALES, Hande Yener, Öksürük.
Günüme hakim olan, aslında birbirinden çok alakasız görünen ama bir Agatha Christie romanı edasıyla birbirine bağlanan 3 öğe.
Sıradan bir sabahtı... Uyandığımda içimde birşeyler ölmüştü. Ölmüştü derken, önceki geceden birtakım beyin hücre katliamlarına sebep olucak davranışlarda bulunmuştum. Gün boyunca katili aradık Hercule Poirot'la. (umarım ismi yanlış hatırlamıyorumdur.)
Önceleri, ALES'ten şüphelendik ve saat 3' e kadar zamanımızı ALES'e ayırdık. Onu anlamak gerçekten zordu. Bizi sürekli farklı farklı yerlere yönlendiriyordu, peşinden bu kadar koşturan başka bir şüpheli görmedim! Kendisini konuşturmak için baya para yedirmemiz gerekiyordu. 40 TL kadar, hatta sanırım bu ALES çok şey biliyormuş daa herkesten 40 TL alarak geçimini sağlıyormuş. Böylelerinden korkulur valla.
ALES'e para yetiştireceğiz derken kendimizi birden Real'de saçma sapan alışveriş yaparken bulduk. Hercule kendisine defter, sakız, kalem felan aldı. Bense defter, Hande Yener'in son albümü ve silgi aldım. Sonra ALES'in ifadesini aldık. Ve Hercule beni öldürenin o olmadığına ikna oldu. Kötü huyluydu evet, ama masumdu.
Derken, akşama doğru "öksürük" aklımıza düştü. Sabahtan beri vardı aslında ama nedense hiç şüpheli görünmemişti. Bundan sonrasını yalnız halletmem gerektiğini düşündüm ve Hercule'den ayrıldım. Bir süre Öksürük'le başbaşa kaldık ve o kadar acıya rağmen yaşayabildiğimi farkettirdi bana. Demek ki beni öldüren Öksürük de değildi.
Peki kimdi öyleyse? Evet, şimdi hatırlıyorum. Sabah uyandığımda o beyin sarhoşluğunda ilk aklıma gelen Hande Yener'di, ve Öksürüğü sorguya çekmek için eve dönerken aslında beni arabada o öldürmüştü. Hem de kalbimden vurarak! Ahh Hercule Ahhh, ama sen aslında bunu başından beri biliyordun değil mi???
Sıradan bir sabahtı... Uyandığımda içimde birşeyler ölmüştü. Ölmüştü derken, önceki geceden birtakım beyin hücre katliamlarına sebep olucak davranışlarda bulunmuştum. Gün boyunca katili aradık Hercule Poirot'la. (umarım ismi yanlış hatırlamıyorumdur.)
Önceleri, ALES'ten şüphelendik ve saat 3' e kadar zamanımızı ALES'e ayırdık. Onu anlamak gerçekten zordu. Bizi sürekli farklı farklı yerlere yönlendiriyordu, peşinden bu kadar koşturan başka bir şüpheli görmedim! Kendisini konuşturmak için baya para yedirmemiz gerekiyordu. 40 TL kadar, hatta sanırım bu ALES çok şey biliyormuş daa herkesten 40 TL alarak geçimini sağlıyormuş. Böylelerinden korkulur valla.
ALES'e para yetiştireceğiz derken kendimizi birden Real'de saçma sapan alışveriş yaparken bulduk. Hercule kendisine defter, sakız, kalem felan aldı. Bense defter, Hande Yener'in son albümü ve silgi aldım. Sonra ALES'in ifadesini aldık. Ve Hercule beni öldürenin o olmadığına ikna oldu. Kötü huyluydu evet, ama masumdu.
Derken, akşama doğru "öksürük" aklımıza düştü. Sabahtan beri vardı aslında ama nedense hiç şüpheli görünmemişti. Bundan sonrasını yalnız halletmem gerektiğini düşündüm ve Hercule'den ayrıldım. Bir süre Öksürük'le başbaşa kaldık ve o kadar acıya rağmen yaşayabildiğimi farkettirdi bana. Demek ki beni öldüren Öksürük de değildi.
Peki kimdi öyleyse? Evet, şimdi hatırlıyorum. Sabah uyandığımda o beyin sarhoşluğunda ilk aklıma gelen Hande Yener'di, ve Öksürüğü sorguya çekmek için eve dönerken aslında beni arabada o öldürmüştü. Hem de kalbimden vurarak! Ahh Hercule Ahhh, ama sen aslında bunu başından beri biliyordun değil mi???
20 Eylül 2009 Pazar
Bir günün ardından: TİGEM
İnsan hayatında bazı mekanlar olmalı. Bazı insanlar eşliğinde o mekanlar anlam kazanmalı, oraya o insanla gidince zaman durmalı, sanki hayatına bir süre dışardan bakıyormuşsun gibi olmalı. Dinlemeli, anlatmalı, zaman su gibi akıp gitmeli. Çaylar, sigaralar sohbetinizin koyuluğuna, tadına ve hızına yetişmekte zorlanmalı...
Bu aralar karar verdim ben o mekana... Ne güzel bir boğaz kenarı, ne uçsuz bucaksız bir deniz manzarası, ne de ıssız ve yüksek bir tepe. Aradığım huzuru, hırçın hayatımdan uzak geçirebileceğim sakin bir iki saati, kaliteli sohbetleri TİGEM'de buldum... sıradan piknik masaları, etrafta bağırarak oynayan çocuklar, sucuk kokusu. Hiçbir boğazı, dağı, kırı tercih etmem TİGEM'e. Dedim ya, insan hayatında bazı mekanlar olmalı.
Bu aralar karar verdim ben o mekana... Ne güzel bir boğaz kenarı, ne uçsuz bucaksız bir deniz manzarası, ne de ıssız ve yüksek bir tepe. Aradığım huzuru, hırçın hayatımdan uzak geçirebileceğim sakin bir iki saati, kaliteli sohbetleri TİGEM'de buldum... sıradan piknik masaları, etrafta bağırarak oynayan çocuklar, sucuk kokusu. Hiçbir boğazı, dağı, kırı tercih etmem TİGEM'e. Dedim ya, insan hayatında bazı mekanlar olmalı.
5 Eylül 2009 Cumartesi
kiminle gittiysen heportakal
Blog yazıyorum 101
Kendi blogumuza sevgim arttıkça, başkalarının bloglarına da ilgim artıyor. Ordan oraya bir sürü insanın hayata dair tespitlerini görüyorum. Çok yakınımda duran insanlarda gördüğümden daha derin şeyler olduğunu görüyorum. Yani bloglar, facebooklar, henüz girememiş olsak da twitterlar aslında insanlık için küçük bireyler için büyük adımlar.
Bunun teşhircilik olduğuna inanmıyorum. Çünkü insanlar akıllı, ilginç ya da bir adım ötesi seksi bulsun diye blog yazmıyorum. Ezelden beri var olan ve beynin içinde üşüşen düşünceleri bir yerlerde kalıcı tutma isteği. Üçüncü kişilerin varlığı bu savruk düşünceleri anlamlı kılıyor, bir yandan da dizginliyor. Birilerini bulmak zorunda değil bu yazılar ama birilerini bulabilme ihtimallerini düşünmek güzel. Okuduğum her yazıdan bir şeyler öğrenmek, en azından "insanları okuyabilmek" de güzel.
Kendi blogumuza sevgim arttıkça, başkalarının bloglarına da ilgim artıyor. Ordan oraya bir sürü insanın hayata dair tespitlerini görüyorum. Çok yakınımda duran insanlarda gördüğümden daha derin şeyler olduğunu görüyorum. Yani bloglar, facebooklar, henüz girememiş olsak da twitterlar aslında insanlık için küçük bireyler için büyük adımlar.
Bunun teşhircilik olduğuna inanmıyorum. Çünkü insanlar akıllı, ilginç ya da bir adım ötesi seksi bulsun diye blog yazmıyorum. Ezelden beri var olan ve beynin içinde üşüşen düşünceleri bir yerlerde kalıcı tutma isteği. Üçüncü kişilerin varlığı bu savruk düşünceleri anlamlı kılıyor, bir yandan da dizginliyor. Birilerini bulmak zorunda değil bu yazılar ama birilerini bulabilme ihtimallerini düşünmek güzel. Okuduğum her yazıdan bir şeyler öğrenmek, en azından "insanları okuyabilmek" de güzel.
2 Eylül 2009 Çarşamba
Hayatımın Aşkı
Yıllar önce kendi halimde arabamda giderken, neredeyse direksiyon hakimiyetime mal olacak bir şarkı çalmaya başladı. Yıldırım aşkıydı bizimkisi. Duyar duymaz benim için özel olduğunu anladım ve onunla tekrar karşılaşmak için aynı saatlerde arabada bulunup aynı frekansı açmaya dikkat ettim.
Belli ki o da hoşlanmış benden. Hep aynı yerde (araba oluyor burası, ya da radyo frekansı da olabilir) aynı saatlerde karşılaşmaya başladık. Zamanla birbirimize alışmaya başladık, daha adını bile bilmiyordum, çünkü şarkıları tanıtan adam beni onunla bir türlü tanıştırmıyordu. Ama birbirimize gayet aşinaydık, sonra seslerimiz birleşti ve daha adını bile bilmediğim bu güzel şarkıyı ve de söyleyeni, nerde duysam tanır hale geldim. Büyük aşk başlamıştı. Arabaya binerken heyecanlanıyordum, o sesi duymadan inesim gelmiyordu.
Derken, kader işte, ağlarını ördü ve beni gurbet ellere sürükledi.. Artık ne araba, ne radyo, ne de frekans vardı. Yalnızdım. Mutsuzdum. Hayatıma bir anda giren bu yabancı, bana kendini bir anda sevdirmişti ve ben onu belki de bir daha asla duyamayacaktım. Ta ki o sıradan geceye kadar. Gizemli (!) yollardan bir şarkıya ulaşmıştı o gece Esra. Merak etmiş belli ki, indirmiş, " bak sana bir şarkı dinleteceğim" dedi. Ve o an... Hayır, aylarca tanımadan aşk yaşadığım, köşe başlarında eşlik ettiğim şarkı değildi dinlettiği , ama o sesi nerde duysam tanırdım... Bu O'ydu.. Hemen bilgisayarın başına geçtim ve ismi okudum. "Akcent"... Adını "mıh" gibi aklımda tuttum.
Penceresiz Çatı Katımıza getirmişti aşkımı Esra. Bir arkadaştan daha ne beklersin ki, mutluydum artık, ona tekrar kavuşmuştum, hem bu sefer onu istediğim zaman görme, duyma, hissetme özgürlüğüne sahiptim. Resmen çıkıyorduk!!
Bir sır gibi sakladım onu Penceresiz Çatı Katında. Dışardan kimse Akcent'in varlığını bilmiyordu, resmen bana özeldi. Sonra döndük. Bir de baktım ayağa düşmüş, benim özelim, benim gecelerimi geçirdiğim aşkım, insanları kıçlarını attıra attıra oynatıyor. Gururum incindi. Resmen benim yanımda, uzakta, bana numara yapıyormuş, halbuki piçin tekiymiş. Kızlar mızlar.. Ayıp etti.
Bir de yancıları çıkmış, Stereo Love felan. Utanmadan beni kandırmaya çalışıyor bir de yancılarıyla.. Hoş, yancısı da destansı ama.. Anlayacağınız çok kırgınım, aldatıldım, kandırıldım, aptal yerine kondum, ama lanet olsun ki hala seviyorum... Hala dayanamıyorum O'na...
Hayydi o zaman bi Lover's Cry!
Belli ki o da hoşlanmış benden. Hep aynı yerde (araba oluyor burası, ya da radyo frekansı da olabilir) aynı saatlerde karşılaşmaya başladık. Zamanla birbirimize alışmaya başladık, daha adını bile bilmiyordum, çünkü şarkıları tanıtan adam beni onunla bir türlü tanıştırmıyordu. Ama birbirimize gayet aşinaydık, sonra seslerimiz birleşti ve daha adını bile bilmediğim bu güzel şarkıyı ve de söyleyeni, nerde duysam tanır hale geldim. Büyük aşk başlamıştı. Arabaya binerken heyecanlanıyordum, o sesi duymadan inesim gelmiyordu.
Derken, kader işte, ağlarını ördü ve beni gurbet ellere sürükledi.. Artık ne araba, ne radyo, ne de frekans vardı. Yalnızdım. Mutsuzdum. Hayatıma bir anda giren bu yabancı, bana kendini bir anda sevdirmişti ve ben onu belki de bir daha asla duyamayacaktım. Ta ki o sıradan geceye kadar. Gizemli (!) yollardan bir şarkıya ulaşmıştı o gece Esra. Merak etmiş belli ki, indirmiş, " bak sana bir şarkı dinleteceğim" dedi. Ve o an... Hayır, aylarca tanımadan aşk yaşadığım, köşe başlarında eşlik ettiğim şarkı değildi dinlettiği , ama o sesi nerde duysam tanırdım... Bu O'ydu.. Hemen bilgisayarın başına geçtim ve ismi okudum. "Akcent"... Adını "mıh" gibi aklımda tuttum.
Penceresiz Çatı Katımıza getirmişti aşkımı Esra. Bir arkadaştan daha ne beklersin ki, mutluydum artık, ona tekrar kavuşmuştum, hem bu sefer onu istediğim zaman görme, duyma, hissetme özgürlüğüne sahiptim. Resmen çıkıyorduk!!
Bir sır gibi sakladım onu Penceresiz Çatı Katında. Dışardan kimse Akcent'in varlığını bilmiyordu, resmen bana özeldi. Sonra döndük. Bir de baktım ayağa düşmüş, benim özelim, benim gecelerimi geçirdiğim aşkım, insanları kıçlarını attıra attıra oynatıyor. Gururum incindi. Resmen benim yanımda, uzakta, bana numara yapıyormuş, halbuki piçin tekiymiş. Kızlar mızlar.. Ayıp etti.
Bir de yancıları çıkmış, Stereo Love felan. Utanmadan beni kandırmaya çalışıyor bir de yancılarıyla.. Hoş, yancısı da destansı ama.. Anlayacağınız çok kırgınım, aldatıldım, kandırıldım, aptal yerine kondum, ama lanet olsun ki hala seviyorum... Hala dayanamıyorum O'na...
Hayydi o zaman bi Lover's Cry!
1 Eylül 2009 Salı
Merak Etmiyor musun?
Kafamı kurcalayan bazı sorular var... Aklıma geldikçe sorayım diyorum.
Örneğin;
Serdar Ortaç'ın şarkı sözleri ne anlama geliyor? Kalbimiz zaten solda ya, kalbimizin en solunda olan birisi daha daha mı değerli oluyor mesela??
Bir de şu var aklımda, bu izdivaç programlarında evlenenler program sunucusuna ve ekipe davetiye yolluyorlar mı? Eğer yolluyorlarsa da ekipcene gidiyor mu bu insanlar? Garip...
Merak güzel şey doğrusu, ama daha güzel olan birşey varsa o da hemen cevap bulmak, demiş ünlü düşünür.
Örneğin;
Serdar Ortaç'ın şarkı sözleri ne anlama geliyor? Kalbimiz zaten solda ya, kalbimizin en solunda olan birisi daha daha mı değerli oluyor mesela??
Bir de şu var aklımda, bu izdivaç programlarında evlenenler program sunucusuna ve ekipe davetiye yolluyorlar mı? Eğer yolluyorlarsa da ekipcene gidiyor mu bu insanlar? Garip...
Merak güzel şey doğrusu, ama daha güzel olan birşey varsa o da hemen cevap bulmak, demiş ünlü düşünür.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)